Karganın Günlüğü

Karganın Günlüğü

11 Ekim 2012 Perşembe


KİMSE - 15

- Saçmalama, onu sen öldürmedin.

Evet buydu duymak istediğim. Yani çok şey vardı da şu an için öncelik bu rahatlatıcı çağrının  yankısındaydı, içim ferahladı mı desem, çevremdeki tüm halüsünatik sanrılar uçup gitti. Bir duvarın dibine sinmiş, yağmurda ıslanmış bir köpek yavrusu gibi ürkektim ve titriyordum.

- Vakit yok, atla.

Herşey filmlerdeki gibiydi. Önümde bir araba durdu, kapısı açıldı. Sürücü koltuğunda yaşlı bir adam vardı, yaşlanmışlığı bilgiyi mi sembolize ediyor ölümü mü kestiremedim. Ama bana o kadar kararlı seslenmişti ki, duymazdan gelme şansım yoktu. Üstelik birilerinden kaçıyordum ve buralardan uzaklaşmama yardımcı olacak herkese minnet edebilirdim.

- Birazdan burda olurlar, seni ele geçirirlerse hiç şansın kalmaz.

İkna oldum! Zor anlarda daha zor durumlara karşı uyarıcı nitelik taşıyan hiçbir daveti geri çeviremezsiniz. Arabaya binip kapıyı kapadım, ıslak pantolonumla,ki koşarken bir su birikintisine mi dalmıştım acaba bu nasıl bir ıslanmaydı, kurtarıcımın koltuğuna oturunca biraz utandım. Ayıp etmiş sayılır mıydım? Esasında kimlikten yoksun, cinayet zanlısı, gidecek yeri de bulunmayan biri olarak ayıp/nezaket ekseninin dengesine dikkat kesilecek halde değildim. Koyverdim kaygılarımı ve kendimi. Ohh, böyle çok güzel.

Dünyayı vampirler ele geçirmeli! Bu savımı şimdi geliştiriyorum, bana şans dileyin. Günlük hayatın kaygılarından tamamen arınırız, üstelik öldürmek de kan emiciliğin doğal bir ritüeli olduğundan kanunların boyunduruğundan ve yaptırımından da hükmünü yitirir. Yalnız karşılaşabileceğimiz tek sorun avcı sayısının, kurban nüfusundaki azalıştan etkilenmesinin önüne geçmek. İnsan tarlaları mı kurmalı, varlığının tek amacı kan üretmek ve efendilerini beslemek olan bünyeler? Biz vampirler de, fikrin sahibi olarak kendimi seçkin sınıfa dahil ediyorum, canımız çektikçe gidip besleniriz. Bir nevi kanlı sosyalizm, mülk edinmene gerek yok zira tek potansiyel kan ve kaynak da herkese açık? Emenlerin mutluluğu düzenin sürekliliğinde yatıyor, tarlalarda bol bol insan yetiştir ve kıtlık yada yokluk tehlikesi böylelikle ortadan kalksın. Yine de emilenlerin penceresinden bakınca, günümüz koşullarına kıyasla çok da değişen birşey yok, şu an caddelerde yürüyen milyonlar insan kanını değil fakat hayatını emdiriyor sistemin sahiplerine! O halde şöyle diyebilir miyiz; kendilerine sosyalist olan vampirler, bekaalarının devamlılığı için kitleleri kapitalist sistem ile idare eder. Saçmalıyor muyum? Aklı gidip gelenler bile benden daha şanslı, benim aklım hep gidik!

- Onların seni yakalamaması gerek. Kızın ölümü bahane. Ölmesi yada kalması umurlarında değil ama seni köşeye sıkıştırabilmek için iyi bir gerekçe oldu.. Ölümü.. Yani öldürülmesi gerekiyordu ve öyle de oldu.

Melis'in öldürülmesi bu kadar sıradan bir açıklamayı mı hak ediyordu? Aslına bakarsan her insanan ölümü basittir, yaşar ve ölürsün. Ölünce ölmüşsündür, bitti, susan ve son kez uyuyan beden artık bir karakterden yoksun et yığınına dönüşmüştür. Derken o bedenin değil, bedenin taşıdığı kişiliğin önemli olduğunu, o kişiliği sevdiğini veya sevmediğini anlarsın. Ölüm bu kadar basittir eğer işin et kısmına bakarsan. 

- Üzülmüşsündür sen şimdi. Kendince haklı olabilirsin ama şöyle düşün. Onlar senin peşindeydi. Sana ulaşamadıkları için kızı öldürerek sana mesaj verdiler. Sıradaki sensin! Asıl hedef.

Eski ve kirli bir arabaydı. Arka koltukta bir sürü kağıtlar, kitaplar, birkaç dosya, bir mont, kahverengi deri bir evrak çantası, bazı ıvır zıvır şeyler.. Yaşlıca bir adamdı, 55-60 arası diyelim. Birkaç günlük kırlaşmış sakalları ve seyrelmiş beyaz saçları.. Gri bir gömlük giyiyordu, altında da eski bir kot pantolon.. Yüzük yok. Sağ kolunda eski usul bir saat, kurmalı.. Arabada radyo falan açık değildi. Duyduğumuz sadece motorun sesiydi. 

- Sen kimsin?
- Bunu sormakta geç kalmadın mı? Seni kurtaran kişiyim, yetmez mi? İsmim ne işine yarayacak?
- Melis'i ve sanırım beni bildiğine göre.. Beni bilenin kim olduğunu bilmek de hakkım sanırım?

Bana bakarak güldü. Biriniz de ciddi ciddi bakın bana be. Karım olduğunu iddia eden hatun, Melis, karşıma çıkan hemen herkes ve bu ihtiyar. Alay edilecek bir yanım mı vardı, biri bana acilen yanıt vermeli.

- Adım Niyazi.
- Niyazi?
- Evet. Sahafım. Yani bir sahaf gibi görünmem gerekiyordu ve ben de ona uygun davranıyordum.
- Ben...
- Biliyorum, beni arıyordun.
- Öldüğünü söylediler.
- Öldüm.
- Nasıl yani?
- Bir yerlerde, bir yaşam formunda, takvimi bu hayatın birimi ile ölçülmeyen diyarlarda ölmüşümdür. Aynı anda her yerde yaşıyamazsın.
- Manyak mısın sen?
- Bir boyutta var olman için diğerinde ölmen gerekir.
- Bana bak, daha önce de böyle zırvalıyordun boyut moyut. 
- Daha önce?
- Seninle tanıştık. Ama daha yaşlıydın?
- Seni ilk kez görüyorum. E hani ölmüştüm?
- Anlamıyorum ki. Birşey oluyor ve hemen sonra o şey puff uçup gidiyor. Tanıştık seninle, sonra bir dışarı çıktım geldim. Ölmüşsün.
- İlginç.
- Evet hatta karım falan da...
- Karın? Evli olduğunu bilmiyordum.
- Ben de bilmiyorum. 
- Melis?
- Hayır, Melis karım değil. Yada öbürü değil. Uff...
- Tamam sakinleş.

Başım öyle bir ağrıyordu ki şakaklarımdaki depremin derecesini ölçecek birim yoktu henüz. 

- Onlar kim?
- Kim kim?
- Onlar dedin ya. Peşimdeki polisleri kasdetmediğini ikimiz de biliyoruz.
- Erkler!
- Neyler neyler?
- Erkler. Yani düzenin sahipleri. Gidişatın rotasını onlar belirler ve yaşanacak her aksilik gidişatın çizgisini saptırır. Sen de yolun tam ortasındaki bir taşsın onlar için.
- Bu 'onlar'ın bir ismi var mı?
- Çook. Yine de onlara kısaca Güç diyebiliriz. Kontrolsüz kalan acı güç. 
- Macera filmi gibi. Şimdi ben dünyayı falan mı kurtaracağım?
- Götünü kurtar sen önce.
- Ayıp olmadı mı ihtiyar?
- Seni duvar dibinde titrerken bulduğumu unutma.
- Biliyoruz! Ama senin sen olduğuna halen emin değilim. 
- Bu hiç önemli değil. Odak noktamız sensin. Seni hayatta tutmamız gerek. 
- Niçin? Yani beni neden istiyorlar? Galiba dümenlerine çomak sokuyorum. Peki yaşarsam ne değişecek?
- Ölürsen hayatın rutini, yaşarsan kaosun kendisi hakim olur bu evrene.
- Esrarengiz geliyor kulağa ama kendimi önemli biri gibi hissettim.
- Önemsizsin, önemli olan evren, önemli olanın devamlılığı için önemsizin imha edilmesi gerekir.
- Pardon ama önce bir iyilik istesem? Kimim ben, yani kim olduğuma dair o kadar çok konuştun ki hiç değilse adımı falan söyleyebilirsin çünkü hiçbirşey bilmiyorum kimliğime dair.
- Senin adın yok. Sen Kimse'sin!
- Kimse? Saol. Sen de Herkes misin?
- İnsan bedeni maddedir. Sen ise antimaddesin. Varlığın yokoluşu.
- Deminden beri buna benzer şeyler geçiyor kafamdan. Tuhaf. Hani aklımı okudun derdim de, aklımın pek yerinde olduğu söylenemez.
- Bu zaman diliminde şu anda hiçbir insan senden önemli değil.
- Vay canına. İsimsiz zaman kahramanı. Eşittir ben! Neyse ki Melis'in katili değilim.
- Çok yakında herkesin katili olabilirsin ama!
- Çok da tın.
- Melis'i sen öldürmedin ama senin yüzünden öldü. Eğer Onlar sana ulaşamasaydı yine ölecekti ve bu kez katili sen olacaktın. Şimdi aklın başına geldi mi?

Yolun geri kalanı boyunca sustuk. Eski binaların ağırlıkta olduğu fakir bir muhitti. Arabadan indim. Sevindim, Melis'i ben incitmemiştim. Üzüldüm, böyle bir ihtimal ilerde gerçek olabilirdi. Utandım çünkü güvenilmeyecek bir adamdım. Evet, ben Kimse olmayı hak ediyordum. İtiraz etmeye hakkım yoktu.

- Dışardan yemek söyleriz, ev de biraz dağınık. Artık kusura bakmayacaksın. Ama Kimlikler seninle tanışdığına çok mutlu olacak. 
- Kimlikler mi?
- Evet, varolduğu tüm boyutlarda bir isme ve kurulu bir yaşama sahip olan insanlar.

Benim bir adım bile yokken adamlar boyut boyut gezip bambaşka hayatlar sürdürebiliyordu. Bu nasıl bir seçilmişlikti, Kimse, sen ola ola Kimse ol.. 

Üstelik yanında da kimse olmasın.

Melis bile...

Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

28 Eylül 2012 Cuma


KİMSE - 14

Peki ya ben öldürdüysem?

Koşuyordum. Ayaklarım koşarken aklımın kıyısına çapraşık anıların dalgaları vurdu, su soğuktu, çok soğuk.

İyi de benim anım yok ki, olmasını benim kadar kimse isteyemezdi, bir adamın geçmişinden yoksun kalması ya Cennet'ten bir hediyedir yada Cehennem'den bir lanet.

Bu saçmalık da nereden aklıma gelmişti ki? Koşması, kaçması gereken adamdım o an; işlemediği bir suçla itham edilen zanlının umuda ve özgürlüğe kaçışı gibi.

Koşuyordum ve kendi ayak seslerimden başka dinlediğim tek şey ardımdan gelen gürültüydü, o azaldıkça ben daha mutlu olacaktım. Ayaklarım ve beynim aynı eksende değildi, aşağısı beni özgürlüğüme kaçırırken yukarıda bir yerlerde kanlı teorilere saplanmıştım.

Ya Melis'i ben öldürdüysem?

Yatakta bana bakıyordu ve gözlerinde öyle yumuşak bir hal vardı ki, bir kadının o narin duruşunu ne kuğular taklit edebilir, ne de zürafalar. Gülmeyin, bence her ikisi de son derece elit hayvanlardır. Ayaklarım kıçıma vururcasına koşarken bulabildiğim en yakın örnekler bunlar. Bir ara size Siyam kedilerini de anlatırım, vahşi ve büyüleyici, aşık ama aldatmaya her an eğilimli. Bu yüzden siz kuğuları ve zürafaları kabul edin şimdilik, işte Melis de yattığı yerden bana öyle bakıyordu. O kadar güzel, öyle savunmasızdı ki ona zarar verme isteğim tavan yapmıştı. Birini öldürmek.. Kendini savunamayacak birini gebertmek. Sen ne yaparsan yap; o senden kaçamayacak, bırak kaçmayı karşı dahi koyamayacaktır. Öldürmenin sanatı olsaydı örümcekler bu eylemin duayeni olurdu. Kurbanını ağlara sarıp, boğan, zehirleyen ve sonra da yudum yudum emen profesyonel katiller.

Melis de benim ağıma takılmıştı belki de ve teslim olmayı seçmişti. Debelenecek ne var ki zaten. Yalnız onun canını yakmak için geçerli bir nedene ihtiyacım var, aksi halde kişiliksiz bir katil olmak istemem.

- Neden öldürdün?
- O an canım çekti.
- Neyi?
- Öldürmeyi.

Öldürmek için öldürmek ile avlanmak için can almak arasındaki farkı ben bile görebiliyorum, evet, aklım gidip gelse de bazı şeyleri notlandırmaktan eksik veya geri değilim. Beni bu kadar da küçük görmeyin, sizi çok şaşırtabilirim. Bir de kendimi şaşırtabilsem.

Hala kaçıyordum. Kaç sokak geçtim, kaç bahçenin çitinden atladım, bir duvarın dibine sinip soluklandım, ayak seslerini dinledim, bana merakla bakan iki köpeği taş atıp kovaladım. Kalkıp koşmaya başladım yine.

Melis'in saçları omuzlarına dağılmıştı, yanık teninde kadınlığın çağrısı vardı, normal bir adamın asla kıyamayacağı masumiyet. Melekler de böyle midir, insan onlara zarar veremez değil mi? O halde ben hayvan mıyım? Hayvansı karaktere sahip bir insan, daha da kötüsü teamülünü yozlaşmaya rotalandırmış amaçsız bir avcı? Melis'i avlayacağım da ne olacak, ne geçer elime, ondan başka neyim var ki sevilecek? Sempatikti şerefsiz, böyle minik, varlığı lolipop gibi ağızda dağılır ve geriye yutkunması zor bir posa bırakmaz. Ferahlatır seni, evet, karamelli şeker gibi. Doğru, güzel kadınlar karamel kokar. Bir kadında baharat kokusu alıyorsan kaçmalısın, erkeklerin anlamadığı bu.

Kaçıyordum, artık koşmayı bırakmış sadece hızlı adımlarla hareket ediyordum ki paniğe kapılarak kendimi ele vermeyeyim. Kalabalık bir caddede işine gücüne giden, alışverişe çıkmış, randevusuna yetişmeye çalışan, vitrinlere bakan, elinde telefonla konuşarak yürüyen yüzlerce binlerce insan. Al işte bunları öldür. Gebert. Bir insanın ölümündeki dram, ardından bırakacağı his ile eş orantılıdır. Ne kadar çok üzecekse seni ondan akacak kan, o derece korumalısın kurbanını.. Aksi halde damarlarının geçtiği eklem yerlerini keskin bir bıçakla doğrayıp başlarsın işe.

Ben bunu nereden biliyorum?

Dirseğin iç kısmındaki kalın damara sert bir kesik ve üç dakika içinde vücuttaki kanın yüzde 30'u akar. İnsan kansız kaldıkça cildinin rengi çok soluk bir beyaza döner. Ölümün geldiğini böylece anlarsın. Fazla canı yanmaz ama.. Kan kaybettikçe tansiyonu düşeceğinden bir süre sonra bayılır.. Uyuyarak ölmek. Bu son derece merhametli bir avlanma biçimi.

Ben bunu nereden biliyorum ki?

Ya lanet olsun Melis'i ben öldürmedim.

Bende bana dair hiçbirşey yok, o kız ise beni adlandırabilen tek olgu, nasıl göz yumabilirim ki ölümüne?

Onu ben öldürmedim.

Bana bakmadı en savunmasız haliyle ve bu beni tahrik etmedi. Sapık mıyım ben? Şaha kalkan avlanma güdüm ile ceketimin iç cebinde saklı silahı çekip ard arda ateşlemedim. Kafasına, göğsüne ve boğazına isabet eden her kurşunda sıçrayan kan duvara fışkırıp ölümün imzasını atmadı. Ben yapmadım.

Ben yapsam, hadi diyelim ki ben yapsam, böyle birşeyin üzerine gidip de bira mı alınır? Biraz cips, biraz çukulata? Ne yani ölüm beni acıktırıyor mu, sosu kan olan bir ziyafetle mi ödüllendireceğim yaptığım eylemi?

Kaçtığıma göre ben öldürdüm. Suçlular kaçar.

Yooo gayet tabii ki masumlar da kaçar. İşlemediğin bir suç için neden kendini feda edesin mi?

Keşke makul mantıklı bir muhakeme yeteneğim olsa. Ben daha düşüncelerime bile hakim değilim.

Çok üzüldüm ama. Onun ölmesi benim için acı. Ben öldürdüysem şayet bu daha da kötü, hayvanlığımın brutal pençeleri ile ona dokunmamalıydım. Şefkatli kucağına buz gibi ölümü bırakmamalıydım bir bebek gibi, o bebek göğsünden hayatı emdikçe Melis'in.. Canı tükenecek fedakar annenin ve kadının gözleri kapanacak bir daha uyanmamak üzere. O bebek benim günahlarımın her sabah yeniden dünyaya gelen hali ve büyüyüp bir adama dönüştükçe beni içine alacak bir karanlığın da tek hükümdarı olacak. Kendi coğrafyasına yabancı bir gezgin gibi dolanacağım karanlıkta, ne bir pusula ne de bir fener.

Melis, inan bilmiyorum seni öldürüp öldürmediğimi. Ama yaptıysam bunun seninle ilgisi yok. Hata tamamen bana ait.

Affet beni!

Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

20 Nisan 2012 Cuma

KİMSE – 13



Rüzgâr bazen şarkılarda eser ve notalar birer yağmur damlası gibidir kulaklarına düşen... Pasajın karşısındaki büfede raflara bakınıyorduk seninle.

 - Aaa, badem şekeri.
 - Ne?
 - Ney değil zurna! Badem şekeri işte…
 - Hani su istiyordun?
 - Tamam, badem şekeri de istiyorum. Bana badem şekeri alır mısın? Lütfen…

Koluma sarıldın, bedeninin hafifliği ile bana yaslanman ne hoştu o an için.

Ben çok severim badem şekerini. Hep alırım, bazen yemek yerine bunlarla doyururum karnımı.

Küçük, top şeklinde çukulatacıklar. Badem tanesinin üzerine giydirilen aromalı katkının dış çevresi de çukulataya bulanınca ortaya bu komik şeyler çıkmış. Bana ayaküstü bunu anlattın. Kelimeleri yutarak konuştuğundan, duyabildiklerimi birleştirip ortaya sana ait cümleler çıkarıyordum, seni anlamak zor ama anlamlandırmak imkânsızdı, bitmeyen enerji huzmesinin sempatisiyle idare ediyordun durumu. Bu da sensin işte, fazlasını aramak yersiz.

Beyaz olanların bulunduğu kocaman bir kavanoz, onun yanında rengârenk versiyonlarını sergileyen bir diğer kavanoz…

 - Ya beyaz değil, onlar sade.. Ben bunları seviyorum!

İşaret parmağının arsız tavrıyla renkli olanları gösterdin. Satıcı bir sana, bir bana bakıyordu, top yerine şekerlemelerin kullanıldığı bir flört tenisini izler gibiydi hali.

- O zaman biz şu renklilerden bir kilo alalım lütfen.. Ne kadardı?

Büfeci adam siparişi hazırlamak için elinde kürekimsi minik bir aletle kavanoza dalarken, elimi cebime attım ama beni durdurdun.

 - Ya saçmalama, kim yiyecek bir kiloyu? Ben az bir şey yerim zaten. 100 gram yeter.. 150 olsun! Sen de yiyeceksen, ona göre söyleyelim.

Azıcık çukulata için miydi kocaman yaramazlığın, kese kâğıda doldurulmuş badem şekerlerini aldık, parayı ödedim ve büfeden çıktık nihayet. Bir sigara yaktım, içiyor olmam sağlığa zararını inkâr etmemi gerektirmez, bence kimse sigara içmemeli, ben bile!

 - Arabayı alıp geleyim mi ben?

Ona da peki. Bir süre orda bekledim seni ve daracık sokakta kaybolduktan sonra dörtnala bana geri döndün. Bindim, şehrin geldiğimiz yakasına sessiz bir yolculuktu, seni sıkıştıran taksiciye küfür edişine gülmem ve senin de bana muzipçe bakman dışında. Kaldığım yere -pansiyon?- vardığımızda badem şekerinden kalanı girişte hareketsiz oturan oğlana verdin. Saatlerdir öylece duruyor muydu o?

Birlikte odaya çıktık, ben ceketimi çıkarıp astım, sen de çantanı bir köşeye bıraktın. O birkaç saniyelik sessizliğin ardından birbirimize sarıldık. Ya seni öpmek çok güzeldi veya ben hayatımda ilk kez öpüşüyordum. Daha bu sabah kendime uyandığım için bu ikilemin hangi tarafında durduğuma net bir yanıt veremem. Ayakta birbirimizi soyduk. Evet, minik bir bedenin vardı, omuzlarına dökülen saçlarına doladım parmaklarımı, nefesin yanağımda dalgalanıyordu. Kucağıma aldım ve yatağa yatırdım seni, hafiftin, tüy gibi kondun çarşafa. Çıplak kadınlığın, giyinik genç kızlığının şirinliğinden çok daha cesur ve davetkârdı.

Göğüslerine, kadınlığının üzerindeki tüylere, nefes aldıkça inip kalkan karnına baktım. Beni kendine çektin. Öyle bir sarıldın ki bacaklarının arasında son hamlemi yaptığımda tek bedende iki farklı insan ama iki ayrı yaşam çizgisinde tek bir arayıştık artık; sen beni değil bir bilinmeyeni almıştın içine ve şu an kara deliğin emdiği yıldızdım sadece. Bir yok oluştan bir varoluş peydahlanır mı bu evrende?

Ömürler dolusu sürdü sevişmemiz, bittiğinde bir tavşan gibi sırtını kamburlaştırıp gözlerini kıstın ve yarı uyku moduna geçtin. Kalkıp duşa gittim, suyun arındıran sıcaklığında beş dakika ve geri döndüğümde gözlerin açıktı.

 - Bira alsana. Biraz da cips. Acıktım.
 - Acıktıysan adam gibi yemek ye, üzerine içersin.
 - Yok ya, öyle uzun boylu aç değilim.
 - Sen bilirsin.
 - Böyle kıvrım kıvrım olanları var. Onlardan istiyorum.
 - Adı madı yok mu?
 - Ya ben paketin üstündeki resme bakıp alıyorum. Böyle kıvır kıvır. Satıcıya sor o bilir.
 - Baş belasından başka bir şey değilsin.
 - Sensin o.

Giyinip çıktım. Caddenin başında bir market olduğunu görmüştüm. Bir sigara daha yaktım, yarım sigara içimi uzaklıktaydı market, böylece az da içmiş olacaktım. Hava güzeldi, kuşlar falan vardı tepede uçuşan, bilmediklerime dair kafa yorarak şu anın sükûnetini bozmayacaktım.

Yarısı içilmiş sigaramı kanalizasyon mazgalından aşağı sallandırıp markete girdim. Satıcı kıvrım kıvrım cips bilmiyordu, o yüzden dört beş çeşit aldım, hangisini beğenirse… Yanında da birkaç bira, bir paket light sigara, biraz çukulata, poşetlenmiş kuruyemiş, gözüme hoş görünen şekerlemelerden de ekledim listeye. Geri dönüş yolu da mutlu bir parkurdu benim için.

Binaya yan taraftaki diğer kapıdan girdim. Alt katta her şey aynıydı ama yukarıdan sesler geliyordu, yere sertçe vurulan topuklar, bağıran bir kadın sesi, yüksek sesle konuşan bet sesli adamlar. Kim duysa bu çirkin gürültüyü endişelenirdi, hızla çıktım merdivenleri. Bir kat, bir kat daha, sesler odamın bulunduğu kattan geliyordu, evet! Merdivenlerin son basamağına gelmeden durup baktım. Danışmadaki salak oğlan, pansiyonun sahibi şişko kadın, yan odalarda kalan garip tipli komşular, fenalık geçirme rolüyle ilgi odağı olmaya çalışan yaşı geçkin bir kadın… İki polis, hayır üç, lanet olsun ki benim odamın önündeler. Biri not alıyor, diğeri ise odaya bir girip bir çıkıyor.

 - Ne zamandır burada kalıyordu?
 - Hakkında ne biliyorsunuz?
 - Bize tipini tarif edebilir misiniz?
 - Girişteki kamera görüntülerini inceleyelim.
 - Kızın üzerinden kimlik çıkmadı amirim.
 - Hunharca bir cinayet.
 - Siz hiçbir şey duymadınız mı?

Poşet elimden kayıp düştü. Bira şişeleri zemine vurunca minik birer bomba gibi patladı. Cipsler basamaklara saçıldı. Kalabalıktaki tüm kafalar bulunduğum noktaya dönmüştü.

 - Katil.
 - Pis herif. İğrenç katil.
 - Ellerin kırılsın.
 - Yakalayın.
 - Dur kaçma.
 - Gününü gösterin ona.

Daha bir dolu bağırtı arasında kaçmaya başladıysam da beynim uyuşmuş, ayaklarım yavaş çekim yaşayan bir dünyada günlük sabah yürüyüşünü yapıyor gibiydi. Melis ölmüş müydü, kahretsin, bu gereğinden fazla kötü bir durum. Yanımda olmasını sevmiştim, sıkıntıma neşe katan tek insandı. Daha da boktanı; onu cidden ben mi öldürmüştüm? Yok, canım, daha neler. Birini öldürebileceğimi sanmıyorum.

Ön kapıdan çıkamayacaktım, polisler orayı tutmuştu. Girişi dönüp koridordan bana gelen üniformaları görünce artık hızlı bir karar vermenin zamanı gelmişti. Hemen yanımdaki cam, açacak vaktim yoktu, biraz gerildim ve omzumla kırarak kendimi aşağı bıraktım. Birinci kat civarı bir yükseklikten düşmek beni öldürmez sanırım. Zemine sertçe çarptığımda soruma da yanıt aldım, birinci kat civarı bir yükseklikten düşmek epey can acıtıyor. Kalktım, polisler arkamdan gelecekti, zaten biri su borusuna tutunarak aşağı inme yolunda girişimine başlamıştı bile. Telsiz sesleri benden nefret ediyordu. Koşmaya başladım ve o an gözüme takıldı paçalarımdaki kan lekesi. Bir tarafım kanamadığına göre…

Kahretsin ya, hayır, ben yapmış olamam.. Ne olur ben olmayayım.

Melis, umarım seni ben incitmemişimdir. Umarım…

13 Şubat 2012 Pazartesi

KİMSE 12


Artık bir geçmişim de olmadığına göre, yeni bir gelecek kurmalıyım kendime…

Komşu sahaf dükkânına misafir edildiğimde bana bir iskemle verdiler, söz dinleyen küçük bir çocuk gibi sesimi çıkarmadan oturdum bir köşeye. Melis’in elindeki bardaktan birkaç yudum su içmiştim, ağzımın tadı bir avuç kireç yutmuşum gibiydi. Dükkân sahibi içerideki iki müşterinin işini aceleyle görüp bize döndü.

- Üç ay falan oldu işte, rahmetli… Sabahları en erken o gelirdi pasaja. Yok, çaycı Rasim var. En erken asıl o gelir, sonra Niyazi ağabey gelirdi. Hani bazen Niyazi ağabeyin Rasim’den önce geldiği de olurdu ama…

Melis’in öksürüğüyle zevzek kitapçı etrafında dolanmaya başladığı konunun özüne döndü.

- Üç ay falan önce bir sabah Niyazi ağabey dükkânı açtıktan sonra fenalaşmış. Eh yaşı da var tabii. Kalp krizi dediler, birkaç gün sonra da defnettik hep beraber.

Bazen gözler sorar soruları, Melis de ben de aynı şeyi merak ediyorduk. Neyse ki adam anladı derdimizi.

- Bir oğlu var, yurtdışında yaşıyor. Yıllardır görüşmüyorlardı zaten, bir tartışma geçmiş aralarında. Hayırsız, aramaz sormazdı babasını. Bulduk telefon numarasını, haber verdik, gelmedi bile cenazeye. Biz toprağa verdik rahmetliyi.

Yan yana dizili kitaplar, bazılarının sırt ciltleri dahi sararmış, aralarında yeni baskılar da var. Kimi genç kimi yaşlı, biri dün diğeri ise bugün gibi… Yarına dair bir şey yok, bir kitap da yok, bir söz de; zaman geleceği değil anı ve geçmişi kayıt ediyor defterine. Bu demek oluyor ki yaşanmayan ömürlerden bir edebiyat inşa edilemez. Gerçi bu benim neyimeyse?

- Ama sonra geldi. Cenazeden on gün sonra falan, görsen böyle züppe bir şey. Miras derdine düşmüş, avukata verdi rahmetliden kalan ev ve dükkânın satış işlerini, sonra da gitti.

Görünüşe göre Niyazi beyin acıklı hikâyesinden elle tutulur pek bir şey kalmamıştı bize.

- Nasıl biriydi peki... Bu Niyazi Bey?

Derdime ortak olduğun için sana minnettar kalabilirdim ama şu anda yalnızca derman arayan bir dertliydim. Melis sorusunu sorduktan sonra bana baktı, uzun bir aradan sonra güvenilir gelen tek tebessüm, el şaklatmak kadar kısa bir sürede huzura dalmak…

- Yani saygı gören biriydi, kimseye karışmazdı, yanlış bir hareketini görmedik. Tuhaf yönleri vardı mutlaka fakat pek bilemezdik…
- Ne gibi tuhaf yönler?
- Konuşmazdı, aslında bunca yıldır komşuyuz. Kimse onu doğru düzgün tanımazdı. Pasajın da en eskilerindendi, herkes ya satıp gitti veya kiraya verdi. Ama o kırk yıldır falan aynı yerdeydi. Birini her gün görmen o kişiyi tanıdığın anlamına gelmez. Dediğim gibi hiç birimiz Niyazi ağabey ile ilgili ayrıntı bilmezdik. Sabah ‘Selamünaleyküm’, akşam ‘Haydi selametle’…
- Ama bu dediğiniz sadece buraya dair değil, nasıl diyeyim, günümüz ilişkilerinin temel sorunsalı…
- Doğru, orası öyle de…
- Yine de bu gibi şeyler bir adamı tuhaf yapmaz ki. Öyleyse hepimiz tuhafız… Sorunluyuz…

Gurur duydum seninle bıdık, bir kadının şirin yahut ufak tefek olmasına kanmamalı, her kadın boyundan büyük bir dile sahiptir. Bense elimdeki su bardağı ile tenis maçı izler gibi Melis ile dükkân sahibi arasında akan diyalogu takip ediyordum.

- Bakın hanımefendi, nasıl desem… Sanki… Niyazi ağabey bir şeyleri bekler gibiydi. Birini… Birkaç kez ağzında gevelemişti. Beklemenin ne kadar zor olduğuna ve ömrün böyle geçmesinin zorluğuna dair… Bir de ne adresini ne telefon numarasını, hiçbir şeyini değiştirmezdi.
- Ne alaka?
- Bulunmak isterseniz kendinizi aleniyetle ifade edersiniz. Bence Niyazi ağabey birinin kendisini bulmasını kolaylaştırmak istemiş olabilir.
- Siz de amma komplo teorisi ürettiniz ayaküstü.

Gülüştüler. Gören de beni oradan tesadüfen geçerken buyur edilmiş ve konuyla tastamam ilgisiz biri zannederdi. Melis’in merakı ve adamın boşboğazlığı arasında kalmıştım, yüzde yüz izleyici konumundaydım.

- Tanıdığı ya da akrabası falan var mıydı?

Böyle pat diye lafa balıklama dalınca insanları şaşırtırsın haliyle. Adam ses tonumu duyunca afalladı, ekürim ise elinin üzeriyle minik bir yumruk attı omzuma.

- Zannetmem, inanın cenazesinde bir avuç esnaftık. Hep buradan arkadaşlar. Konu komşu, hani oturduğu apartmandan falan… Geçmişten birileri… Samimiyetle söyleyeyim kimse yoktu. Sadece biz.

Artık bir geçmişim kalmamıştı, ona ışık tutması muhtemel tek şahit de sustuğuna göre…

İzin isteyip kalktık, orada daha fazla bulunmamızın bir esprisi yoktu. Ah evet, belki bir şey…

- Şu vitrindeki resim hakkında bir bilginiz var mı?
- Hangi resim?

Hep beraber dışarı çıktık, koridorda Niyazi Bey’in dükkânının önünde duruyorduk.

- Vay canına, gerçekten de sizi andırıyor… Hatta benziyor.. Ama maalesef bu konuda bir fikrim yok. Kusura bakmayın.

Çaresiz miydik geldiğimiz nokta itibariyle? Bilmem. Bana sarıldın, sana sarıldım, birbirimize yaslanarak ilk geldiğimiz noktaya yürümeye başladık.

- Bozma moralini.
- Bozmuyorum.
- Hadi oradan, numaracı.
- Niye numara yapayım ki?
- E aradığını bulamadın.
- Bundan sonra da bulacağımı sanmıyorum.
- Ne yapacaksın peki?
- Madem bulamıyorum, o zaman yeni bir ben inşa etmem gerek.
- Delisin yaa!
- Şımarma.
- Su alalım.
- Ne suyu?
- Su işte.. İçmek… Lıkır lıkır… İlacımı içeceğim, bak kaşınmaya başladım.

Çok gergin bir gündü, ne olur gidelim ve bugün bitsin. Kollarını kaşımaya başladın hatur hutur. Arka ayağını kaldırıp kulağını kaşıyan kedi yavrusu gibiydi kaşıntının sevimli hali. Suyunu almak için hemen pasajın yanındaki büfeye girdik. Hala kaşınıyor, ara ara da bana bakıyordun.
Hiç değilse şu an için mutluydum, böyle kalsın her şey bir süre.

NOT: Serinin önceki bölümleri için tıkla!

10 Şubat 2012 Cuma

Kimse 11

Sadece kaçmak istedim oradan.

Her şey benimle ilgiliydi ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bir benliğim vardır belki, burada dikilip akıl yürütmeye çalıştığıma göre de öyle, oysa tanımlanmış bir kimliğim yoktu ve bu da esasen beni tüm sorumluluklarımdan muaf tutuyor. Ne fikir yürütmelere ne de olası varsayımlara katlanmamı beklemesin kimse.. Bu part-time filozofa ve birden bire karım olan kokonaya da dayanmaya mecbur değilim. Yanıtlar bulmaya gelmiştim, soruların ağzını şişe mantarı gibi tıkayacak yanıtlar; çünkü bilinmezlikler bir su gibi döküldükçe arayışımın üzerine, kuru tek bir çabam dahi kalmayacak bu gidişle. Paçalarıma kadar yükselen huzursuzluğu tekmelemenin vakti gelmişti, kendi tablomun çığlığı olmayı birilerinin macera filmindeki ürkek kurban rolüne tercih ederim.

Elimdeki lüle taşı pipoyu –nerden geldiyse elime- yakınımdaki sehpaya bırakıp kapıya yürüdüm.

- Nereye gidiyorsun?

Sorunun asıl hedefi ben miydim, bana dair bir kaygının ifadesi miydi telaşın yoksa kehanet puzzle’ınızın bir parçasından mahrum kalmanıza dair korkunuz mu? Sen sordun, adam ise sustu, yanıt aramaya geldiğimden verecek bir cevabımın olmadığını en azından o anlamıştı.

Vitrinin boydan boya çevreleyen siyah saten kumaşın parlaklığı zamanı yutuyordu aç gözlülükle, benim bu kadar büyük iştahlarım yok. Kapıyı açıp çıkarken bana yönelen topuk seslerinin irkilten yankısına aldırış etmedim, bu derece hevesliysen sen kal o küf kokulu labirentte ve dilediğince çomakla şu uzay-zamanını.. Ben sıradan bir astronotum, Ay’a gidip gelmektir en büyük meziyetim, bir üst boyuta geçmemi beklersen seni hayal kırıklığına uğratırım. Kara deliğin ile beğendiğin yıldızı parçala ama benim küçük galaksimden uzak dur lütfen.

- Bırak, gitsin.

Hah işte, gördün mü Niyazi efendiyi? İlk kez adam akıllı bir laf etti. Dönüp bakmasam da sana, yüzünden düşen çığın bembeyaz yenilgisini hissetmek zor değildi. Çıkıp koridorun diğer yönüne yürüdüm…

Ne kaygısız bir adamdım şu an, bunu sevdim işte.



Koridorun dibine gittikçe ışığın azalması gerekirken en uçta taptaze bir aydınlık vardı, beyaz elbiseli adamlar beni karşılayıp ‘Yeni evine hoş geldin’ dese ne de güzel olurdu. Tavandaki cızıldayan florasanların altında yürüdüm ve köşede kıvrılan merdivenlerden arka kapıya ulaştım. Ya geri dönüp seni takip edecektim ya da modern bir jungle’da sürüsünden ayrı düşen bir karınca gibi dolaşacaktım caddelerde.

Karıncalar hep bir yön bulurlar! Sokağa ki geldiğim yönün bir üst sırasındaydım şu an, adım attığımda esinti karşıladı bedenimi. Doğa da mevsimin yalnızlığı yüzünden soğumuş ve çal çene anlatıyordu depresif güncesine düştüğü notlarını. Ceketimin yakalarını kaldırdım boynumu korumak için, boşuna, birazdan başlayacak yağmur –yağmurun yağacağını arabaların altına kaçışan kedilerin memnuniyetsizce göğe bakışından anlayabilirsin- kara kalem bir dünyanın eskizlerini silecekti sayfadan. Ellerim cebimde, aklım ise cebimdeki delikten düşüp gitmişti.

- Ya manyak bunlar ha!

Bir adım geri kaçıp gardımı alabilirdim o an ama sana hazırlıksız yakalanmak daha güzeldi.

Melis!

- Adama diyorum ki benim alerjim var, kalkmış abuk subuk şeyler dayıyor önüme. Aksi gibi ilacımın ismini de unuttum, hayır dilimin ucunda, söyleyeceğim, bir türlü gelmiyor, sana da olur mu hiç öyle, ben kilitlenirim bazen…….

Acaba benim gözlerim de seninki gibi fıldır fıldır dönüyor mu yuvalarında? Burnunun ucu bana dönüktü, bakışların ise bir baykuşunki gibi etrafı tarıyordu.

- Sen sürmenaj olmuşsun! Ay bak bu lafı da yıl var kullanmadım. Neyse, hadi ne yapıyoruz?
- Neredeydin sen?

Ellerini beline koydun, sol bileğine küçük eczane poşetini geçirmiştin, üzerinde rengârenk parlak yazılar ve gülen bir bebek resmi vardı.

- Ya dedim ya sana, iki dakika eczaneye gidip geleceğim diye.


Sana sarıldım. Şaşırdın buna, ne var ki hoşuna gitti, gülmenden değil başını göğsüme yaslamandan belliydi. Gözlerini bana dikmiş, bir karış aşağıdan ansız sevincimi izliyordun. Ayrıldık.

- Ee, adamını da bulamadık. Şimdi ne yapacaksın, dedim sana boş yere uğraşıyorsun, gel  seni bir doktora falan götürelim.
- Kimi bulamadık?

Bana ilk kez korkuyla baktın, bunun başka bir adı olamazdı, sandığın şeyin aslında bambaşka bir hale dönüşmesine dair bir korku gibiydi refleksinin teşhisi.. Kaçacaktın fakat ihtimal ki bana acıdığın için yapmadın.

- Senin.. Şu Niyazi hani.
- Ne olmuş ona?
- Gittik ya dükkânına. Bulamadık.
- Nasıl?
- Kapalıydı. Yoktu…
- E daha demin..

Yine koridora daldım ama bu sefer koşuyordum. Demin hayli tenhaydı buralar, ne vakit kalabalıklaştı? İnsanlara çarpa çarpa ama bunu istemeden, çok değil 20-30 metre geride bıraktığım sahafa yetişmekti tek derdim.

- Pardon.. Afedersiniz. Pardon. Çok özür dilerim. Pardon bayan.. Par.. Ah… Müsaade eder misiniz?

Benim yardığım insan selinde sen daha sakin adımlarla yüzerek beni takip ediyordun. Dükkânın önüne geldim. Kapalıydı, içerisi neredeyse boştu ve camlar tozlanmıştı.

Sağduyuluydu sesin, hiç değilse birimizin mantıklı düşünmesi gerekiyordu.

- Dur, bir dinle, çok acele ediyorsun, böyle bir şey geçmez eline.
- Ben daha demin buradaydım.
- Biliyorum, ben de yanındaydım.
- Hayır yoktun. O adam vardı, sonra karım..
- Karın mı?
- Öyleymiş, yani o dedi, ben tanımıyorum.
- İnsanlar bize bakıyor, bir sakin olur musun, lütfen..
- Ama.. Neyi anlatamıyorum ve neden anlamıyorsun?

Komşu esnaftan biri elinde su bardağıyla çıkıp geldi. Bardağı alıp elime tutuşturmak istedin, bardak ortamızda ellerimiz kenetlendi. Su titriyordu, hayır ellerim titriyordu ve bardağı tutacak halde değildim.

- Hanımefendi, arkadaşı biraz bizim dükkâna alalım. Bir otursun. Kaybınızı anlıyoruz. Biz de çok üzüldük. Böyle şeyler insanı allak bullak eder.

Senden o anki olgunluğu hiç beklemezdim ama şaşırtıcı derecede sakindin. Zaten bana mukayyet olmanın başka yolu yoktu.

- Ne kaybı?

Önüne baktın, bardağı sıkan parmaklarımı çözmeye çalışarak.. Kırmama az kalmıştı cam bardağı, kendime daha fazla zarar vermemi istemiyordun, bunu anlayıp çektim ellerimi.

- Niyazi bey ölmüş.. Birkaç ay önce.

İşte buna gülünürdü. Hayat denilen saçmalık iç içe geçmiş hayret verici denemelerle doludur, ne kadar metin olabilirsen bu sabır testlerine o derece olgunlaşırsın; aksilik avcısı olmak gibi bir şey bu, derin nefes al ve üzerine gelen büyük-küçük tüm sıkıntıları savuştur, onlar düştükçe sen yükselirsin.

- Hadi gel, oturtalım seni biraz.

Peki, ben deliyim, hayal falan gördüm diyelim, hiç biri yoktu orada yaşanan ve olan şeylerin, uydurdum.. Ama bunu niçin yapayım kendime?

- Melis.
- Tamam, hadi biraz dinlen, fazla yordun kendini.
- Melis.
- Sonra başka bir şeyler deneriz.
- Melis.
- Efendim?
- Bak.

Kolumu kaldırabildiğim kadarıyla vitrinin bir köşesindeki resmi işaret ettim sana, çerçevelenmiş, siyah beyaz, uzun zamandır orda duruyormuş gibi bir hali vardı, üzeri toz ve unutulmuşluk ile kaplı. Çığlık attın.

Benim resmimdi o isimsiz fotoğraf!
NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!