Artık bir geçmişim de olmadığına göre, yeni bir gelecek kurmalıyım kendime…
Komşu sahaf dükkânına misafir edildiğimde bana bir iskemle verdiler, söz dinleyen küçük bir çocuk gibi sesimi çıkarmadan oturdum bir köşeye. Melis’in elindeki bardaktan birkaç yudum su içmiştim, ağzımın tadı bir avuç kireç yutmuşum gibiydi. Dükkân sahibi içerideki iki müşterinin işini aceleyle görüp bize döndü.
- Üç ay falan oldu işte, rahmetli… Sabahları en erken o gelirdi pasaja. Yok, çaycı Rasim var. En erken asıl o gelir, sonra Niyazi ağabey gelirdi. Hani bazen Niyazi ağabeyin Rasim’den önce geldiği de olurdu ama…
Melis’in öksürüğüyle zevzek kitapçı etrafında dolanmaya başladığı konunun özüne döndü.
- Üç ay falan önce bir sabah Niyazi ağabey dükkânı açtıktan sonra fenalaşmış. Eh yaşı da var tabii. Kalp krizi dediler, birkaç gün sonra da defnettik hep beraber.
Bazen gözler sorar soruları, Melis de ben de aynı şeyi merak ediyorduk. Neyse ki adam anladı derdimizi.
- Bir oğlu var, yurtdışında yaşıyor. Yıllardır görüşmüyorlardı zaten, bir tartışma geçmiş aralarında. Hayırsız, aramaz sormazdı babasını. Bulduk telefon numarasını, haber verdik, gelmedi bile cenazeye. Biz toprağa verdik rahmetliyi.
Yan yana dizili kitaplar, bazılarının sırt ciltleri dahi sararmış, aralarında yeni baskılar da var. Kimi genç kimi yaşlı, biri dün diğeri ise bugün gibi… Yarına dair bir şey yok, bir kitap da yok, bir söz de; zaman geleceği değil anı ve geçmişi kayıt ediyor defterine. Bu demek oluyor ki yaşanmayan ömürlerden bir edebiyat inşa edilemez. Gerçi bu benim neyimeyse?
- Ama sonra geldi. Cenazeden on gün sonra falan, görsen böyle züppe bir şey. Miras derdine düşmüş, avukata verdi rahmetliden kalan ev ve dükkânın satış işlerini, sonra da gitti.
Görünüşe göre Niyazi beyin acıklı hikâyesinden elle tutulur pek bir şey kalmamıştı bize.
- Nasıl biriydi peki... Bu Niyazi Bey?
Derdime ortak olduğun için sana minnettar kalabilirdim ama şu anda yalnızca derman arayan bir dertliydim. Melis sorusunu sorduktan sonra bana baktı, uzun bir aradan sonra güvenilir gelen tek tebessüm, el şaklatmak kadar kısa bir sürede huzura dalmak…
- Yani saygı gören biriydi, kimseye karışmazdı, yanlış bir hareketini görmedik. Tuhaf yönleri vardı mutlaka fakat pek bilemezdik…
- Ne gibi tuhaf yönler?
- Konuşmazdı, aslında bunca yıldır komşuyuz. Kimse onu doğru düzgün tanımazdı. Pasajın da en eskilerindendi, herkes ya satıp gitti veya kiraya verdi. Ama o kırk yıldır falan aynı yerdeydi. Birini her gün görmen o kişiyi tanıdığın anlamına gelmez. Dediğim gibi hiç birimiz Niyazi ağabey ile ilgili ayrıntı bilmezdik. Sabah ‘Selamünaleyküm’, akşam ‘Haydi selametle’…
- Ama bu dediğiniz sadece buraya dair değil, nasıl diyeyim, günümüz ilişkilerinin temel sorunsalı…
- Doğru, orası öyle de…
- Yine de bu gibi şeyler bir adamı tuhaf yapmaz ki. Öyleyse hepimiz tuhafız… Sorunluyuz…
Gurur duydum seninle bıdık, bir kadının şirin yahut ufak tefek olmasına kanmamalı, her kadın boyundan büyük bir dile sahiptir. Bense elimdeki su bardağı ile tenis maçı izler gibi Melis ile dükkân sahibi arasında akan diyalogu takip ediyordum.
- Bakın hanımefendi, nasıl desem… Sanki… Niyazi ağabey bir şeyleri bekler gibiydi. Birini… Birkaç kez ağzında gevelemişti. Beklemenin ne kadar zor olduğuna ve ömrün böyle geçmesinin zorluğuna dair… Bir de ne adresini ne telefon numarasını, hiçbir şeyini değiştirmezdi.
- Ne alaka?
- Bulunmak isterseniz kendinizi aleniyetle ifade edersiniz. Bence Niyazi ağabey birinin kendisini bulmasını kolaylaştırmak istemiş olabilir.
- Siz de amma komplo teorisi ürettiniz ayaküstü.
Gülüştüler. Gören de beni oradan tesadüfen geçerken buyur edilmiş ve konuyla tastamam ilgisiz biri zannederdi. Melis’in merakı ve adamın boşboğazlığı arasında kalmıştım, yüzde yüz izleyici konumundaydım.
- Tanıdığı ya da akrabası falan var mıydı?
Böyle pat diye lafa balıklama dalınca insanları şaşırtırsın haliyle. Adam ses tonumu duyunca afalladı, ekürim ise elinin üzeriyle minik bir yumruk attı omzuma.
- Zannetmem, inanın cenazesinde bir avuç esnaftık. Hep buradan arkadaşlar. Konu komşu, hani oturduğu apartmandan falan… Geçmişten birileri… Samimiyetle söyleyeyim kimse yoktu. Sadece biz.
Artık bir geçmişim kalmamıştı, ona ışık tutması muhtemel tek şahit de sustuğuna göre…
İzin isteyip kalktık, orada daha fazla bulunmamızın bir esprisi yoktu. Ah evet, belki bir şey…
- Şu vitrindeki resim hakkında bir bilginiz var mı?
- Hangi resim?
Hep beraber dışarı çıktık, koridorda Niyazi Bey’in dükkânının önünde duruyorduk.
- Vay canına, gerçekten de sizi andırıyor… Hatta benziyor.. Ama maalesef bu konuda bir fikrim yok. Kusura bakmayın.
Çaresiz miydik geldiğimiz nokta itibariyle? Bilmem. Bana sarıldın, sana sarıldım, birbirimize yaslanarak ilk geldiğimiz noktaya yürümeye başladık.
- Bozma moralini.
- Bozmuyorum.
- Hadi oradan, numaracı.
- Niye numara yapayım ki?
- E aradığını bulamadın.
- Bundan sonra da bulacağımı sanmıyorum.
- Ne yapacaksın peki?
- Madem bulamıyorum, o zaman yeni bir ben inşa etmem gerek.
- Delisin yaa!
- Şımarma.
- Su alalım.
- Ne suyu?
- Su işte.. İçmek… Lıkır lıkır… İlacımı içeceğim, bak kaşınmaya başladım.
Çok gergin bir gündü, ne olur gidelim ve bugün bitsin. Kollarını kaşımaya başladın hatur hutur. Arka ayağını kaldırıp kulağını kaşıyan kedi yavrusu gibiydi kaşıntının sevimli hali. Suyunu almak için hemen pasajın yanındaki büfeye girdik. Hala kaşınıyor, ara ara da bana bakıyordun.
- Üç ay falan oldu işte, rahmetli… Sabahları en erken o gelirdi pasaja. Yok, çaycı Rasim var. En erken asıl o gelir, sonra Niyazi ağabey gelirdi. Hani bazen Niyazi ağabeyin Rasim’den önce geldiği de olurdu ama…
Melis’in öksürüğüyle zevzek kitapçı etrafında dolanmaya başladığı konunun özüne döndü.
- Üç ay falan önce bir sabah Niyazi ağabey dükkânı açtıktan sonra fenalaşmış. Eh yaşı da var tabii. Kalp krizi dediler, birkaç gün sonra da defnettik hep beraber.
Bazen gözler sorar soruları, Melis de ben de aynı şeyi merak ediyorduk. Neyse ki adam anladı derdimizi.
- Bir oğlu var, yurtdışında yaşıyor. Yıllardır görüşmüyorlardı zaten, bir tartışma geçmiş aralarında. Hayırsız, aramaz sormazdı babasını. Bulduk telefon numarasını, haber verdik, gelmedi bile cenazeye. Biz toprağa verdik rahmetliyi.
Yan yana dizili kitaplar, bazılarının sırt ciltleri dahi sararmış, aralarında yeni baskılar da var. Kimi genç kimi yaşlı, biri dün diğeri ise bugün gibi… Yarına dair bir şey yok, bir kitap da yok, bir söz de; zaman geleceği değil anı ve geçmişi kayıt ediyor defterine. Bu demek oluyor ki yaşanmayan ömürlerden bir edebiyat inşa edilemez. Gerçi bu benim neyimeyse?
- Ama sonra geldi. Cenazeden on gün sonra falan, görsen böyle züppe bir şey. Miras derdine düşmüş, avukata verdi rahmetliden kalan ev ve dükkânın satış işlerini, sonra da gitti.
Görünüşe göre Niyazi beyin acıklı hikâyesinden elle tutulur pek bir şey kalmamıştı bize.
- Nasıl biriydi peki... Bu Niyazi Bey?
Derdime ortak olduğun için sana minnettar kalabilirdim ama şu anda yalnızca derman arayan bir dertliydim. Melis sorusunu sorduktan sonra bana baktı, uzun bir aradan sonra güvenilir gelen tek tebessüm, el şaklatmak kadar kısa bir sürede huzura dalmak…
- Yani saygı gören biriydi, kimseye karışmazdı, yanlış bir hareketini görmedik. Tuhaf yönleri vardı mutlaka fakat pek bilemezdik…
- Ne gibi tuhaf yönler?
- Konuşmazdı, aslında bunca yıldır komşuyuz. Kimse onu doğru düzgün tanımazdı. Pasajın da en eskilerindendi, herkes ya satıp gitti veya kiraya verdi. Ama o kırk yıldır falan aynı yerdeydi. Birini her gün görmen o kişiyi tanıdığın anlamına gelmez. Dediğim gibi hiç birimiz Niyazi ağabey ile ilgili ayrıntı bilmezdik. Sabah ‘Selamünaleyküm’, akşam ‘Haydi selametle’…
- Ama bu dediğiniz sadece buraya dair değil, nasıl diyeyim, günümüz ilişkilerinin temel sorunsalı…
- Doğru, orası öyle de…
- Yine de bu gibi şeyler bir adamı tuhaf yapmaz ki. Öyleyse hepimiz tuhafız… Sorunluyuz…
Gurur duydum seninle bıdık, bir kadının şirin yahut ufak tefek olmasına kanmamalı, her kadın boyundan büyük bir dile sahiptir. Bense elimdeki su bardağı ile tenis maçı izler gibi Melis ile dükkân sahibi arasında akan diyalogu takip ediyordum.
- Bakın hanımefendi, nasıl desem… Sanki… Niyazi ağabey bir şeyleri bekler gibiydi. Birini… Birkaç kez ağzında gevelemişti. Beklemenin ne kadar zor olduğuna ve ömrün böyle geçmesinin zorluğuna dair… Bir de ne adresini ne telefon numarasını, hiçbir şeyini değiştirmezdi.
- Ne alaka?
- Bulunmak isterseniz kendinizi aleniyetle ifade edersiniz. Bence Niyazi ağabey birinin kendisini bulmasını kolaylaştırmak istemiş olabilir.
- Siz de amma komplo teorisi ürettiniz ayaküstü.
Gülüştüler. Gören de beni oradan tesadüfen geçerken buyur edilmiş ve konuyla tastamam ilgisiz biri zannederdi. Melis’in merakı ve adamın boşboğazlığı arasında kalmıştım, yüzde yüz izleyici konumundaydım.
- Tanıdığı ya da akrabası falan var mıydı?
Böyle pat diye lafa balıklama dalınca insanları şaşırtırsın haliyle. Adam ses tonumu duyunca afalladı, ekürim ise elinin üzeriyle minik bir yumruk attı omzuma.
- Zannetmem, inanın cenazesinde bir avuç esnaftık. Hep buradan arkadaşlar. Konu komşu, hani oturduğu apartmandan falan… Geçmişten birileri… Samimiyetle söyleyeyim kimse yoktu. Sadece biz.
Artık bir geçmişim kalmamıştı, ona ışık tutması muhtemel tek şahit de sustuğuna göre…
İzin isteyip kalktık, orada daha fazla bulunmamızın bir esprisi yoktu. Ah evet, belki bir şey…
- Şu vitrindeki resim hakkında bir bilginiz var mı?
- Hangi resim?
Hep beraber dışarı çıktık, koridorda Niyazi Bey’in dükkânının önünde duruyorduk.
- Vay canına, gerçekten de sizi andırıyor… Hatta benziyor.. Ama maalesef bu konuda bir fikrim yok. Kusura bakmayın.
Çaresiz miydik geldiğimiz nokta itibariyle? Bilmem. Bana sarıldın, sana sarıldım, birbirimize yaslanarak ilk geldiğimiz noktaya yürümeye başladık.
- Bozma moralini.
- Bozmuyorum.
- Hadi oradan, numaracı.
- Niye numara yapayım ki?
- E aradığını bulamadın.
- Bundan sonra da bulacağımı sanmıyorum.
- Ne yapacaksın peki?
- Madem bulamıyorum, o zaman yeni bir ben inşa etmem gerek.
- Delisin yaa!
- Şımarma.
- Su alalım.
- Ne suyu?
- Su işte.. İçmek… Lıkır lıkır… İlacımı içeceğim, bak kaşınmaya başladım.
Çok gergin bir gündü, ne olur gidelim ve bugün bitsin. Kollarını kaşımaya başladın hatur hutur. Arka ayağını kaldırıp kulağını kaşıyan kedi yavrusu gibiydi kaşıntının sevimli hali. Suyunu almak için hemen pasajın yanındaki büfeye girdik. Hala kaşınıyor, ara ara da bana bakıyordun.
Hiç değilse şu an için mutluydum, böyle kalsın her şey bir süre.
NOT: Serinin önceki bölümleri için tıkla!