Karganın Günlüğü

Karganın Günlüğü

13 Şubat 2012 Pazartesi

KİMSE 12


Artık bir geçmişim de olmadığına göre, yeni bir gelecek kurmalıyım kendime…

Komşu sahaf dükkânına misafir edildiğimde bana bir iskemle verdiler, söz dinleyen küçük bir çocuk gibi sesimi çıkarmadan oturdum bir köşeye. Melis’in elindeki bardaktan birkaç yudum su içmiştim, ağzımın tadı bir avuç kireç yutmuşum gibiydi. Dükkân sahibi içerideki iki müşterinin işini aceleyle görüp bize döndü.

- Üç ay falan oldu işte, rahmetli… Sabahları en erken o gelirdi pasaja. Yok, çaycı Rasim var. En erken asıl o gelir, sonra Niyazi ağabey gelirdi. Hani bazen Niyazi ağabeyin Rasim’den önce geldiği de olurdu ama…

Melis’in öksürüğüyle zevzek kitapçı etrafında dolanmaya başladığı konunun özüne döndü.

- Üç ay falan önce bir sabah Niyazi ağabey dükkânı açtıktan sonra fenalaşmış. Eh yaşı da var tabii. Kalp krizi dediler, birkaç gün sonra da defnettik hep beraber.

Bazen gözler sorar soruları, Melis de ben de aynı şeyi merak ediyorduk. Neyse ki adam anladı derdimizi.

- Bir oğlu var, yurtdışında yaşıyor. Yıllardır görüşmüyorlardı zaten, bir tartışma geçmiş aralarında. Hayırsız, aramaz sormazdı babasını. Bulduk telefon numarasını, haber verdik, gelmedi bile cenazeye. Biz toprağa verdik rahmetliyi.

Yan yana dizili kitaplar, bazılarının sırt ciltleri dahi sararmış, aralarında yeni baskılar da var. Kimi genç kimi yaşlı, biri dün diğeri ise bugün gibi… Yarına dair bir şey yok, bir kitap da yok, bir söz de; zaman geleceği değil anı ve geçmişi kayıt ediyor defterine. Bu demek oluyor ki yaşanmayan ömürlerden bir edebiyat inşa edilemez. Gerçi bu benim neyimeyse?

- Ama sonra geldi. Cenazeden on gün sonra falan, görsen böyle züppe bir şey. Miras derdine düşmüş, avukata verdi rahmetliden kalan ev ve dükkânın satış işlerini, sonra da gitti.

Görünüşe göre Niyazi beyin acıklı hikâyesinden elle tutulur pek bir şey kalmamıştı bize.

- Nasıl biriydi peki... Bu Niyazi Bey?

Derdime ortak olduğun için sana minnettar kalabilirdim ama şu anda yalnızca derman arayan bir dertliydim. Melis sorusunu sorduktan sonra bana baktı, uzun bir aradan sonra güvenilir gelen tek tebessüm, el şaklatmak kadar kısa bir sürede huzura dalmak…

- Yani saygı gören biriydi, kimseye karışmazdı, yanlış bir hareketini görmedik. Tuhaf yönleri vardı mutlaka fakat pek bilemezdik…
- Ne gibi tuhaf yönler?
- Konuşmazdı, aslında bunca yıldır komşuyuz. Kimse onu doğru düzgün tanımazdı. Pasajın da en eskilerindendi, herkes ya satıp gitti veya kiraya verdi. Ama o kırk yıldır falan aynı yerdeydi. Birini her gün görmen o kişiyi tanıdığın anlamına gelmez. Dediğim gibi hiç birimiz Niyazi ağabey ile ilgili ayrıntı bilmezdik. Sabah ‘Selamünaleyküm’, akşam ‘Haydi selametle’…
- Ama bu dediğiniz sadece buraya dair değil, nasıl diyeyim, günümüz ilişkilerinin temel sorunsalı…
- Doğru, orası öyle de…
- Yine de bu gibi şeyler bir adamı tuhaf yapmaz ki. Öyleyse hepimiz tuhafız… Sorunluyuz…

Gurur duydum seninle bıdık, bir kadının şirin yahut ufak tefek olmasına kanmamalı, her kadın boyundan büyük bir dile sahiptir. Bense elimdeki su bardağı ile tenis maçı izler gibi Melis ile dükkân sahibi arasında akan diyalogu takip ediyordum.

- Bakın hanımefendi, nasıl desem… Sanki… Niyazi ağabey bir şeyleri bekler gibiydi. Birini… Birkaç kez ağzında gevelemişti. Beklemenin ne kadar zor olduğuna ve ömrün böyle geçmesinin zorluğuna dair… Bir de ne adresini ne telefon numarasını, hiçbir şeyini değiştirmezdi.
- Ne alaka?
- Bulunmak isterseniz kendinizi aleniyetle ifade edersiniz. Bence Niyazi ağabey birinin kendisini bulmasını kolaylaştırmak istemiş olabilir.
- Siz de amma komplo teorisi ürettiniz ayaküstü.

Gülüştüler. Gören de beni oradan tesadüfen geçerken buyur edilmiş ve konuyla tastamam ilgisiz biri zannederdi. Melis’in merakı ve adamın boşboğazlığı arasında kalmıştım, yüzde yüz izleyici konumundaydım.

- Tanıdığı ya da akrabası falan var mıydı?

Böyle pat diye lafa balıklama dalınca insanları şaşırtırsın haliyle. Adam ses tonumu duyunca afalladı, ekürim ise elinin üzeriyle minik bir yumruk attı omzuma.

- Zannetmem, inanın cenazesinde bir avuç esnaftık. Hep buradan arkadaşlar. Konu komşu, hani oturduğu apartmandan falan… Geçmişten birileri… Samimiyetle söyleyeyim kimse yoktu. Sadece biz.

Artık bir geçmişim kalmamıştı, ona ışık tutması muhtemel tek şahit de sustuğuna göre…

İzin isteyip kalktık, orada daha fazla bulunmamızın bir esprisi yoktu. Ah evet, belki bir şey…

- Şu vitrindeki resim hakkında bir bilginiz var mı?
- Hangi resim?

Hep beraber dışarı çıktık, koridorda Niyazi Bey’in dükkânının önünde duruyorduk.

- Vay canına, gerçekten de sizi andırıyor… Hatta benziyor.. Ama maalesef bu konuda bir fikrim yok. Kusura bakmayın.

Çaresiz miydik geldiğimiz nokta itibariyle? Bilmem. Bana sarıldın, sana sarıldım, birbirimize yaslanarak ilk geldiğimiz noktaya yürümeye başladık.

- Bozma moralini.
- Bozmuyorum.
- Hadi oradan, numaracı.
- Niye numara yapayım ki?
- E aradığını bulamadın.
- Bundan sonra da bulacağımı sanmıyorum.
- Ne yapacaksın peki?
- Madem bulamıyorum, o zaman yeni bir ben inşa etmem gerek.
- Delisin yaa!
- Şımarma.
- Su alalım.
- Ne suyu?
- Su işte.. İçmek… Lıkır lıkır… İlacımı içeceğim, bak kaşınmaya başladım.

Çok gergin bir gündü, ne olur gidelim ve bugün bitsin. Kollarını kaşımaya başladın hatur hutur. Arka ayağını kaldırıp kulağını kaşıyan kedi yavrusu gibiydi kaşıntının sevimli hali. Suyunu almak için hemen pasajın yanındaki büfeye girdik. Hala kaşınıyor, ara ara da bana bakıyordun.
Hiç değilse şu an için mutluydum, böyle kalsın her şey bir süre.

NOT: Serinin önceki bölümleri için tıkla!

10 Şubat 2012 Cuma

Kimse 11

Sadece kaçmak istedim oradan.

Her şey benimle ilgiliydi ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bir benliğim vardır belki, burada dikilip akıl yürütmeye çalıştığıma göre de öyle, oysa tanımlanmış bir kimliğim yoktu ve bu da esasen beni tüm sorumluluklarımdan muaf tutuyor. Ne fikir yürütmelere ne de olası varsayımlara katlanmamı beklemesin kimse.. Bu part-time filozofa ve birden bire karım olan kokonaya da dayanmaya mecbur değilim. Yanıtlar bulmaya gelmiştim, soruların ağzını şişe mantarı gibi tıkayacak yanıtlar; çünkü bilinmezlikler bir su gibi döküldükçe arayışımın üzerine, kuru tek bir çabam dahi kalmayacak bu gidişle. Paçalarıma kadar yükselen huzursuzluğu tekmelemenin vakti gelmişti, kendi tablomun çığlığı olmayı birilerinin macera filmindeki ürkek kurban rolüne tercih ederim.

Elimdeki lüle taşı pipoyu –nerden geldiyse elime- yakınımdaki sehpaya bırakıp kapıya yürüdüm.

- Nereye gidiyorsun?

Sorunun asıl hedefi ben miydim, bana dair bir kaygının ifadesi miydi telaşın yoksa kehanet puzzle’ınızın bir parçasından mahrum kalmanıza dair korkunuz mu? Sen sordun, adam ise sustu, yanıt aramaya geldiğimden verecek bir cevabımın olmadığını en azından o anlamıştı.

Vitrinin boydan boya çevreleyen siyah saten kumaşın parlaklığı zamanı yutuyordu aç gözlülükle, benim bu kadar büyük iştahlarım yok. Kapıyı açıp çıkarken bana yönelen topuk seslerinin irkilten yankısına aldırış etmedim, bu derece hevesliysen sen kal o küf kokulu labirentte ve dilediğince çomakla şu uzay-zamanını.. Ben sıradan bir astronotum, Ay’a gidip gelmektir en büyük meziyetim, bir üst boyuta geçmemi beklersen seni hayal kırıklığına uğratırım. Kara deliğin ile beğendiğin yıldızı parçala ama benim küçük galaksimden uzak dur lütfen.

- Bırak, gitsin.

Hah işte, gördün mü Niyazi efendiyi? İlk kez adam akıllı bir laf etti. Dönüp bakmasam da sana, yüzünden düşen çığın bembeyaz yenilgisini hissetmek zor değildi. Çıkıp koridorun diğer yönüne yürüdüm…

Ne kaygısız bir adamdım şu an, bunu sevdim işte.



Koridorun dibine gittikçe ışığın azalması gerekirken en uçta taptaze bir aydınlık vardı, beyaz elbiseli adamlar beni karşılayıp ‘Yeni evine hoş geldin’ dese ne de güzel olurdu. Tavandaki cızıldayan florasanların altında yürüdüm ve köşede kıvrılan merdivenlerden arka kapıya ulaştım. Ya geri dönüp seni takip edecektim ya da modern bir jungle’da sürüsünden ayrı düşen bir karınca gibi dolaşacaktım caddelerde.

Karıncalar hep bir yön bulurlar! Sokağa ki geldiğim yönün bir üst sırasındaydım şu an, adım attığımda esinti karşıladı bedenimi. Doğa da mevsimin yalnızlığı yüzünden soğumuş ve çal çene anlatıyordu depresif güncesine düştüğü notlarını. Ceketimin yakalarını kaldırdım boynumu korumak için, boşuna, birazdan başlayacak yağmur –yağmurun yağacağını arabaların altına kaçışan kedilerin memnuniyetsizce göğe bakışından anlayabilirsin- kara kalem bir dünyanın eskizlerini silecekti sayfadan. Ellerim cebimde, aklım ise cebimdeki delikten düşüp gitmişti.

- Ya manyak bunlar ha!

Bir adım geri kaçıp gardımı alabilirdim o an ama sana hazırlıksız yakalanmak daha güzeldi.

Melis!

- Adama diyorum ki benim alerjim var, kalkmış abuk subuk şeyler dayıyor önüme. Aksi gibi ilacımın ismini de unuttum, hayır dilimin ucunda, söyleyeceğim, bir türlü gelmiyor, sana da olur mu hiç öyle, ben kilitlenirim bazen…….

Acaba benim gözlerim de seninki gibi fıldır fıldır dönüyor mu yuvalarında? Burnunun ucu bana dönüktü, bakışların ise bir baykuşunki gibi etrafı tarıyordu.

- Sen sürmenaj olmuşsun! Ay bak bu lafı da yıl var kullanmadım. Neyse, hadi ne yapıyoruz?
- Neredeydin sen?

Ellerini beline koydun, sol bileğine küçük eczane poşetini geçirmiştin, üzerinde rengârenk parlak yazılar ve gülen bir bebek resmi vardı.

- Ya dedim ya sana, iki dakika eczaneye gidip geleceğim diye.


Sana sarıldım. Şaşırdın buna, ne var ki hoşuna gitti, gülmenden değil başını göğsüme yaslamandan belliydi. Gözlerini bana dikmiş, bir karış aşağıdan ansız sevincimi izliyordun. Ayrıldık.

- Ee, adamını da bulamadık. Şimdi ne yapacaksın, dedim sana boş yere uğraşıyorsun, gel  seni bir doktora falan götürelim.
- Kimi bulamadık?

Bana ilk kez korkuyla baktın, bunun başka bir adı olamazdı, sandığın şeyin aslında bambaşka bir hale dönüşmesine dair bir korku gibiydi refleksinin teşhisi.. Kaçacaktın fakat ihtimal ki bana acıdığın için yapmadın.

- Senin.. Şu Niyazi hani.
- Ne olmuş ona?
- Gittik ya dükkânına. Bulamadık.
- Nasıl?
- Kapalıydı. Yoktu…
- E daha demin..

Yine koridora daldım ama bu sefer koşuyordum. Demin hayli tenhaydı buralar, ne vakit kalabalıklaştı? İnsanlara çarpa çarpa ama bunu istemeden, çok değil 20-30 metre geride bıraktığım sahafa yetişmekti tek derdim.

- Pardon.. Afedersiniz. Pardon. Çok özür dilerim. Pardon bayan.. Par.. Ah… Müsaade eder misiniz?

Benim yardığım insan selinde sen daha sakin adımlarla yüzerek beni takip ediyordun. Dükkânın önüne geldim. Kapalıydı, içerisi neredeyse boştu ve camlar tozlanmıştı.

Sağduyuluydu sesin, hiç değilse birimizin mantıklı düşünmesi gerekiyordu.

- Dur, bir dinle, çok acele ediyorsun, böyle bir şey geçmez eline.
- Ben daha demin buradaydım.
- Biliyorum, ben de yanındaydım.
- Hayır yoktun. O adam vardı, sonra karım..
- Karın mı?
- Öyleymiş, yani o dedi, ben tanımıyorum.
- İnsanlar bize bakıyor, bir sakin olur musun, lütfen..
- Ama.. Neyi anlatamıyorum ve neden anlamıyorsun?

Komşu esnaftan biri elinde su bardağıyla çıkıp geldi. Bardağı alıp elime tutuşturmak istedin, bardak ortamızda ellerimiz kenetlendi. Su titriyordu, hayır ellerim titriyordu ve bardağı tutacak halde değildim.

- Hanımefendi, arkadaşı biraz bizim dükkâna alalım. Bir otursun. Kaybınızı anlıyoruz. Biz de çok üzüldük. Böyle şeyler insanı allak bullak eder.

Senden o anki olgunluğu hiç beklemezdim ama şaşırtıcı derecede sakindin. Zaten bana mukayyet olmanın başka yolu yoktu.

- Ne kaybı?

Önüne baktın, bardağı sıkan parmaklarımı çözmeye çalışarak.. Kırmama az kalmıştı cam bardağı, kendime daha fazla zarar vermemi istemiyordun, bunu anlayıp çektim ellerimi.

- Niyazi bey ölmüş.. Birkaç ay önce.

İşte buna gülünürdü. Hayat denilen saçmalık iç içe geçmiş hayret verici denemelerle doludur, ne kadar metin olabilirsen bu sabır testlerine o derece olgunlaşırsın; aksilik avcısı olmak gibi bir şey bu, derin nefes al ve üzerine gelen büyük-küçük tüm sıkıntıları savuştur, onlar düştükçe sen yükselirsin.

- Hadi gel, oturtalım seni biraz.

Peki, ben deliyim, hayal falan gördüm diyelim, hiç biri yoktu orada yaşanan ve olan şeylerin, uydurdum.. Ama bunu niçin yapayım kendime?

- Melis.
- Tamam, hadi biraz dinlen, fazla yordun kendini.
- Melis.
- Sonra başka bir şeyler deneriz.
- Melis.
- Efendim?
- Bak.

Kolumu kaldırabildiğim kadarıyla vitrinin bir köşesindeki resmi işaret ettim sana, çerçevelenmiş, siyah beyaz, uzun zamandır orda duruyormuş gibi bir hali vardı, üzeri toz ve unutulmuşluk ile kaplı. Çığlık attın.

Benim resmimdi o isimsiz fotoğraf!
NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!