Rüzgâr bazen şarkılarda eser ve notalar birer
yağmur damlası gibidir kulaklarına düşen... Pasajın karşısındaki büfede raflara
bakınıyorduk seninle.
- Aaa, badem şekeri.
- Ne?
- Ney değil zurna! Badem şekeri işte…
- Hani su istiyordun?
- Tamam, badem şekeri de istiyorum. Bana badem
şekeri alır mısın? Lütfen…
Koluma sarıldın, bedeninin hafifliği ile bana yaslanman ne hoştu o an için.
- Ben çok severim badem şekerini. Hep alırım, bazen yemek yerine bunlarla doyururum karnımı.
Küçük, top şeklinde çukulatacıklar. Badem tanesinin üzerine giydirilen aromalı katkının dış çevresi de çukulataya bulanınca ortaya bu komik şeyler çıkmış. Bana ayaküstü bunu anlattın. Kelimeleri yutarak konuştuğundan, duyabildiklerimi birleştirip ortaya sana ait cümleler çıkarıyordum, seni anlamak zor ama anlamlandırmak imkânsızdı, bitmeyen enerji huzmesinin sempatisiyle idare ediyordun durumu. Bu da sensin işte, fazlasını aramak yersiz.
Beyaz olanların bulunduğu kocaman bir kavanoz, onun yanında rengârenk versiyonlarını sergileyen bir diğer kavanoz…
- Ya beyaz değil, onlar sade.. Ben bunları seviyorum!
İşaret parmağının arsız tavrıyla renkli olanları gösterdin. Satıcı bir sana, bir bana bakıyordu, top yerine şekerlemelerin kullanıldığı bir flört tenisini izler gibiydi hali.
- O zaman biz şu renklilerden bir kilo alalım lütfen.. Ne kadardı?
Büfeci adam siparişi hazırlamak için elinde kürekimsi minik bir aletle kavanoza dalarken, elimi cebime attım ama beni durdurdun.
- Ya saçmalama, kim yiyecek bir kiloyu? Ben az bir şey yerim zaten. 100 gram yeter.. 150 olsun! Sen de yiyeceksen, ona göre söyleyelim.
Azıcık çukulata için miydi kocaman yaramazlığın, kese kâğıda doldurulmuş badem şekerlerini aldık, parayı ödedim ve büfeden çıktık nihayet. Bir sigara yaktım, içiyor olmam sağlığa zararını inkâr etmemi gerektirmez, bence kimse sigara içmemeli, ben bile!
- Arabayı alıp geleyim mi ben?
Ona da peki. Bir süre orda bekledim seni ve daracık sokakta kaybolduktan sonra dörtnala bana geri döndün. Bindim, şehrin geldiğimiz yakasına sessiz bir yolculuktu, seni sıkıştıran taksiciye küfür edişine gülmem ve senin de bana muzipçe bakman dışında. Kaldığım yere -pansiyon?- vardığımızda badem şekerinden kalanı girişte hareketsiz oturan oğlana verdin. Saatlerdir öylece duruyor muydu o?
Birlikte odaya çıktık, ben ceketimi çıkarıp astım, sen de çantanı bir köşeye bıraktın. O birkaç saniyelik sessizliğin ardından birbirimize sarıldık. Ya seni öpmek çok güzeldi veya ben hayatımda ilk kez öpüşüyordum. Daha bu sabah kendime uyandığım için bu ikilemin hangi tarafında durduğuma net bir yanıt veremem. Ayakta birbirimizi soyduk. Evet, minik bir bedenin vardı, omuzlarına dökülen saçlarına doladım parmaklarımı, nefesin yanağımda dalgalanıyordu. Kucağıma aldım ve yatağa yatırdım seni, hafiftin, tüy gibi kondun çarşafa. Çıplak kadınlığın, giyinik genç kızlığının şirinliğinden çok daha cesur ve davetkârdı.
Göğüslerine, kadınlığının üzerindeki tüylere, nefes aldıkça inip kalkan karnına baktım. Beni kendine çektin. Öyle bir sarıldın ki bacaklarının arasında son hamlemi yaptığımda tek bedende iki farklı insan ama iki ayrı yaşam çizgisinde tek bir arayıştık artık; sen beni değil bir bilinmeyeni almıştın içine ve şu an kara deliğin emdiği yıldızdım sadece. Bir yok oluştan bir varoluş peydahlanır mı bu evrende?
Ömürler dolusu sürdü sevişmemiz, bittiğinde
bir tavşan gibi sırtını kamburlaştırıp gözlerini kıstın ve yarı uyku moduna
geçtin. Kalkıp duşa gittim, suyun arındıran sıcaklığında beş dakika ve geri
döndüğümde gözlerin açıktı.
- Bira alsana. Biraz da cips. Acıktım.
- Acıktıysan adam gibi yemek ye, üzerine
içersin.
- Yok ya, öyle uzun boylu aç değilim.
- Sen bilirsin.
- Böyle kıvrım kıvrım olanları var. Onlardan
istiyorum.
- Adı madı yok mu?
- Ya ben paketin üstündeki resme bakıp alıyorum.
Böyle kıvır kıvır. Satıcıya sor o bilir.
- Baş belasından başka bir şey değilsin.
- Sensin o.
Giyinip çıktım. Caddenin başında bir market olduğunu görmüştüm. Bir sigara daha yaktım, yarım sigara içimi uzaklıktaydı market, böylece az da içmiş olacaktım. Hava güzeldi, kuşlar falan vardı tepede uçuşan, bilmediklerime dair kafa yorarak şu anın sükûnetini bozmayacaktım.
Yarısı içilmiş sigaramı kanalizasyon mazgalından aşağı sallandırıp markete girdim. Satıcı kıvrım kıvrım cips bilmiyordu, o yüzden dört beş çeşit aldım, hangisini beğenirse… Yanında da birkaç bira, bir paket light sigara, biraz çukulata, poşetlenmiş kuruyemiş, gözüme hoş görünen şekerlemelerden de ekledim listeye. Geri dönüş yolu da mutlu bir parkurdu benim için.
Binaya yan taraftaki diğer kapıdan girdim. Alt katta her şey aynıydı ama yukarıdan sesler geliyordu, yere sertçe vurulan topuklar, bağıran bir kadın sesi, yüksek sesle konuşan bet sesli adamlar. Kim duysa bu çirkin gürültüyü endişelenirdi, hızla çıktım merdivenleri. Bir kat, bir kat daha, sesler odamın bulunduğu kattan geliyordu, evet! Merdivenlerin son basamağına gelmeden durup baktım. Danışmadaki salak oğlan, pansiyonun sahibi şişko kadın, yan odalarda kalan garip tipli komşular, fenalık geçirme rolüyle ilgi odağı olmaya çalışan yaşı geçkin bir kadın… İki polis, hayır üç, lanet olsun ki benim odamın önündeler. Biri not alıyor, diğeri ise odaya bir girip bir çıkıyor.
- Ne zamandır burada kalıyordu?
- Hakkında ne biliyorsunuz?
- Bize tipini tarif edebilir misiniz?
- Girişteki kamera görüntülerini inceleyelim.
- Kızın üzerinden kimlik çıkmadı amirim.
- Hunharca bir cinayet.
- Siz hiçbir şey duymadınız mı?
Poşet elimden kayıp düştü. Bira şişeleri zemine vurunca minik birer bomba gibi patladı. Cipsler basamaklara saçıldı. Kalabalıktaki tüm kafalar bulunduğum noktaya dönmüştü.
- Katil.
- Pis herif. İğrenç katil.
- Ellerin kırılsın.
- Yakalayın.
- Dur kaçma.
- Gününü gösterin ona.
Daha bir dolu bağırtı arasında kaçmaya başladıysam da beynim uyuşmuş, ayaklarım yavaş çekim yaşayan bir dünyada günlük sabah yürüyüşünü yapıyor gibiydi. Melis ölmüş müydü, kahretsin, bu gereğinden fazla kötü bir durum. Yanımda olmasını sevmiştim, sıkıntıma neşe katan tek insandı. Daha da boktanı; onu cidden ben mi öldürmüştüm? Yok, canım, daha neler. Birini öldürebileceğimi sanmıyorum.
Ön kapıdan çıkamayacaktım, polisler orayı tutmuştu. Girişi dönüp koridordan bana gelen üniformaları görünce artık hızlı bir karar vermenin zamanı gelmişti. Hemen yanımdaki cam, açacak vaktim yoktu, biraz gerildim ve omzumla kırarak kendimi aşağı bıraktım. Birinci kat civarı bir yükseklikten düşmek beni öldürmez sanırım. Zemine sertçe çarptığımda soruma da yanıt aldım, birinci kat civarı bir yükseklikten düşmek epey can acıtıyor. Kalktım, polisler arkamdan gelecekti, zaten biri su borusuna tutunarak aşağı inme yolunda girişimine başlamıştı bile. Telsiz sesleri benden nefret ediyordu. Koşmaya başladım ve o an gözüme takıldı paçalarımdaki kan lekesi. Bir tarafım kanamadığına göre…
Kahretsin ya, hayır, ben yapmış olamam.. Ne olur ben olmayayım.
Melis, umarım seni ben incitmemişimdir. Umarım…