Karganın Günlüğü

Karganın Günlüğü

28 Haziran 2011 Salı

KİMSE - 9

Masallar duymak istesen de gerçekleri dinlemeye mecbursun!

- Biz Alem-i Zahir’de yaşıyoruz. Görünen, maddesel dünya yani. Buna Alem-i Sufli de diyebilirsin. Velakin bu tasarrufun bir de eş karşıtlığı var ki ona da Alem-i Misal denir.
- Siz kafayı yemişsiniz.
- Genç arkadaşım, temelini atmadığın bir eve çatı inşa edemezsin. Bunları bilmeden de asla anlayamayacaksın içine düştüğün durumu.

Sabır bir kaya olsa ve iri iri taşlar halinde bir sahile yığılsa, sonra zamanın ve hayatın zorluğu dalgalar gelip onları aşındırsa yıllar içinde, her biri küçücük kum tanelerine bölünse ve dağılıp yayılsa etrafa; işte o minicik zerreler kadar test edilip zorlanmış tahammül gücümün artık sonuna gelmiştim.

- Sanırım netleştirmemiz gereken bir şey var. Evet, tek bir şey var. Bu sabah uyandım. Kendime dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Bir adım yok, anılarım yok, çevremdeki insanları tanımıyorum…
- Bu çok doğal…
- Sizin amacınız beni delirtmek mi? Sakin kalmaya çalışıyorum diye abidik gubidik öykülerle beni oyalayabileceğinizi mi sandınız?

Kontrolümü kaybetmeye başladığımı yalnızca yükselen ses tonumdan değil, çarpıp devirdiğim –istemeden- bir iki zımbırtının düşerken çıkardığı patırtıdan ve beni sakinleştirmek için avuçları bana dönük biçimde ellerini açıp yanıma sokulmandan da anladım. Ne var ki utanacak halim yoktu, susmaya niyetim olmadığı gibi.

- Buraya gelmek hataydı. Zaten kimin aklına uyduysam? Senin olmadığı kesin!

Parmağımla seni işaret edince çehrene düşen şaşkınlığı ve çaresizliği görmeliydin. Demir gibi bir kadının yenilgi anı kaydedilmeye değer bir görseldir. Keşke o saniyeyi senin için dondurabilseydim, çerçeveletip utanç galerine asardın.

- …İşte ben de bunu anlatıyordum, kardeşim!
- Ben senin kardeşin değilim.
- Bütün insanlar kardeştir ancak şimdi bunu seninle münazara etmenin sırası değil…
- Ben sonuç istiyorum.
- Ben de sana onu veriyordum zaten. Çözümü hem zor hem de imkânsız bir denklemin sonucusun sen!
- Eğer gene o felsefi saçmalıklara başlarsan, yaşına başına bakmam seni gebertirim.

Tehdidim mi işe yaradı, beni ikna edemeyeceklerine mi kanaat getirmişlerdi bilmiyorum ama tepkilerimin etkisi net oldu. Hiç değilse sonuç alıyordum.

- Senin bir karşılığın yok!
- Ne?
- Alem-i Zahir’in karşıtlığı ama eş durumundan… Alem-i Sufli’dir…
- Yeter, anlıyor musun yeter. Bırak saçmalamayı.
- Eğer Kuantum anlatıyor olsaydım en azından merak edip dinlerdin. Peki, neden İslam metafiziğine biraz saygı göstermiyorsun?

Omzumu tuttun ve dönüp sana baktım. O güçlü halinden eser yoktu, adamı dinlemem için yalvarıyordu gözlerin. Seni ilk kez böyle gördüm.

- Peki, basitleştirelim.

Hemen arkasındaki panoya bir şeyler çizmeye başladı adam. Sen de koluma girmiş ortaya çıkan şemayı izliyordun.

- Bu nokta ki Alem-i Zahir veyahut daha da basite gidelim. X olsun. Denklemde X’in karşıtlığı…
- Ben matematikten nefret ederim. Anlamam da.

Kolumu çimdikleyerek beni susturdun. Ciddi görünümlü kadınların bile böyle naif dişil hareketler sergilemesi ne tuhaf.

- Evren, matematik üzerine kuruludur ama.. Sevmesen de bilmek zorundasın.. Neyse, X’in bir karşıtlığı olmalı ki denge unsuru kurulsun. O da Y noktasıdır.

İlk şeklin karşısına bulutumsu bir sembol çizdin. Onun adı da Y oldu. Sonra iki uzaklık arasına dalgaları andıran kasis şeklinde paralel çizgiler.

- X’deki bir elemanın yani senin.. Y’de de bir benzeri olmak zorundadır. Herkesin, hepimizin tıpatıp olduğunu düşündüğümüz bir eşi bu paralel evrende yaşar. Bir tür ilahi yedekleme gibi görebilirsin. Celle Celalühü…
- O ne?
- Allah! Takdir-i ilahi mahlûkatları bu şekilde ikişer tane yaratmıştır ki biri şaşırıp aşırıya giderse diğeri tevazu gösterip dengeyi sağlasın diye.
- Ne yani? Benden bir tane daha mı var?
- Yok! Senin sorunun eşinin olmaması. Herkesin bir eşi, bunu biraz daha açayım. Fizyolojik manada eşi. Fakat karakteri tamamen zıttı.
- Yani bu dünyada kötü olan biri öbür tarafta…
- Salih bir kul olabilir!
- Sen de buna inanmamı bekliyorsun?
- Sorduğun için söyledim. Yanıtlar her zaman seni mutlu edecek diye bir kaide yoktur. Eğer bulacakların ile mutsuz olacaksan, o vakit aramaktan da vazgeçeceksin.

Ne kadar değişkensin. Deminki o nemrut kadın, şimdi bir köşe yastığı kadar yumuşacık oldu. Girdiğin koluma sımsıkı sarılmış, vücudunu da benimkine yaslamıştın. Talihsiz bir başlangıç yapmış olmasaydık, şu anki halini sempatik bulabilirdim.

- Peki, o dalgalar ne?
- Bravo, bu güzel bir soru! Bu dalgalar ise insanoğlunun başından beri kurduğu yolculuğun izleri, rotası, yol işaretleri.. Adına her ne dersen de.. Ama kâinata bedel tek hayal budur, emin ol.
- Anlamadım?
- Doğru kanalların açılmasıyla insan boyutlar arasında seyahat edebilir.
- Uzay filmleri falan var, böyle ışınlanma.. Onun gibi mi?
- Onlar kurgu, bu ise ilim, aslolan. Ama bunun koşulu hayli zorlu. Gidelim demekle çıkılacak bir yolculuk değil. Ücreti oldukça pahalı bir serüven, maliyetini bildiğimiz parasal değerlerle ölçmeyin. Kıymetli eşinizle…
- Eşim mi?

Adam sana baktı, sen de bana. Buraya ne bulmaya gelmiştim ama şimdi öğreniyorum ki bir karım var!?

NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

27 Haziran 2011 Pazartesi

KİMSE - 8

Erkeğin yalanlarıyla mutlu olan kadın yalnız başına kaldığındaysa gerçeği bulabilmek için zorlar aklının sorgulayan sınırlarını.

Şanslısın, benim sana söyleyebileceğim bir yalanım yok. Gerçeğinden habersiz biri nasıl olur da başarılı yalanlar kurgulayabilir ki? Şüphesiz böyle bir beceri çok adamın boyunu aşar. Benimki de buna dâhil.

Ama yeni yüzünü sevmedim, neden değiştin? Saçını, makyaj tarzını, kıyafetlerini falan değiştirseydin. Oysa sen tamamen bambaşkalaşmışsın, bu kadarı benim için çok fazla. Bilmediklerime alışmaya çalışırken, bildiğim çok az şeyin bunca hızla uçup gitmesine ayak uyduramıyorum.

Bana tokat attın, uyandırmak ile uyarmak arasında bir etki gücüne sahipti kemikli parmaklarının darbesi. Kara deliğinin içinde yutulurken, istemediği bir boyuta geçmek zorunda kalan yıldızdan halliceydim, farkındayım beni anlamayacağının...

- Dalıp gitmenin sırası değil şimdi. Adam geliyor. Toparla kendini.

Sana boş boş baktım çünkü seni herhangi bir anlam ile bağdaştıramıyordum. Demek ki yüzde yüz dürüst davranışlar sergiliyorum, iyi!


- Hey, dünyadayız. Ben Serra.. Bir sahaf dükkânında sana ait…

Sahi, kadınların neden böyle kıyafet markası gibi isimleri olur? Koy işte Ayşe, Fatma… Melis halini ve ismini şirin bulmuştum fakat böyle çok… Off, bilmiyorum. Buraya geldiğim için değil de seninle geldiğim için tadım bozuk, hadi gidelim. Daha doğrusu sen kal, ben gideyim. Burası pek önemli değil bana göre ama senden gitmek gerekli. Sevmediğim ve asla sevmeyeceğim insanların prototip hale gelmiş şemasısın sen!


- Geçti mi? Bana bak.. Bana bak dedim. Evet, böyle. Çocuk gibi davranmaya hakkın yok. Şimdi toparlan ve aramıza geri dön.

Kendisini bilmeyen adam olmaya devam etmezsem, sen konuşup duracaktın ve bu da canımı sıkacak, alnımdan sıkıntılı terler dökülmesine yol açacaktı. Kalktım. Sahaf dükkânının içinde minik bir volta atmaya niyetlenmiştim ki…

- Serra Hanım!
- Niyazi Bey…

Nasıl yani? Siz.. Yani sen bu adamı tanıyor musun? Garip! Melis tanımıyordu. Demek ki Melis senden daha masumdu birçok konuda. Bu arada, şu Melis hadisesine neden böyle kilitlenip kaldım ki? Benliğimin patalojik mecralarında safariye çıkmış bir turist olmaktansa; geleceğine yelken açmış bir kâşif olmayı yeğlerim. Bu lafımı bir kenara not et, hiç değilse beni özetleyen bir ifadede bulundum sonunda. Evet, ben buyum!

- Serra Hanımcığım… Dilerseniz…

Birlikte bir masanın önüne geçip durdunuz. Adam ki yakasız krem rengi bir gömlek, Şile Bezi, bol keten pantolon ve siyah çarığımsı bir ayakkabı giymişti. Elinin yüzük ve işaret parmaklarındaki iri gümüş yüzüklere işlenmiş sembolleri seçemedim, bir şeye dair oldukları aşikârdı. Peki neye?

Bana ne bee! Ben daha kendimi tanımlayamazken, başkalarının çözümlemesiyle vakit kaybedemem. Buraya bana dair bir takım ipuçları bulmaya gelmemiş miydik? Öyleyse ne haltlar karıştırıyordunuz siz orada? Yanına yürüdüm ve masaya tam bir adım kala beni kat’i bir hareketle durdurdun.

- Bir Gnoshet Atlası bulmak, bırakınız orjinalini, aslının birebir kopyası bile olsa, artık neredeyse imkânsız.
- Oğlak derisi değil mi bu?
- Doğru, işlemeler hiç revizyon görmemiş. İlk nakşedildiği mürekkebi taşıyor halen üstünde.
- Menşeine dair bir ipucu var mı elimizde?
- Enteresan biçimde tüm göstergeler bize Anadolu’yu işaret ediyor.
- Bir dakika.. Nophethmus rahipleri Mezopotamya’da…
- Kültürü şekillendiren ve toplumun idari mekanizmasını perde ardından yöneten kimselerdi. Ama bu demek olmuyor ki öğretileri kendileriyle beraber çölün sıcak kumlarına gömüldü. Hayır, asla böyle bir şey olmadı. Bilakis rahiplerin öğretileri asırlarca kült bir bilim olarak saklandı ve yalnızca sırrın anlamına vakıf olanlara öğretildi. Talihsiz biçimde Hıristiyanlığın yayılma yıllarında karanlık bir öğreti olarak lanetlendi ve Romalı lejyonlar bulabildikleri her evrakı yaktılar. Tarihin bildiğimizden önceki evresine dair bütün kayıtların İskenderiye Kütüphanesi’nde yok olduğunu sanmayın. Bu yanılgıdır. İskenderiye de yalnızca edebi eserler vardı.
- Peki bu…
- Aynen o anlama geliyor. Milat öncesinin bütün okült gizemleri bir biçimde dünyanın dört bir yanına dağıldı. Bu örnek ise tahminlerime göre önce Kahramanmaraş’taki bir sufi tekkesinden geliyor. Dervişlerin elinden çıkma bir atlas.
- Müslüman bir dervişin Gnoshet Atlası ile ne gibi bir ilintisi olur ki?
- Tenzih ederim, özellikle Sufistler'in bayılacağı bir konu bu.
- Düşünüyorum da.. Kulağa inanılmaz gelmiyor. Ne var ki düşük bir ihtimal.
- Böyle konuşmayın Serra Hanım. Nophethmus rahiplerinin öğretileri Agnostik felsefenin temelini attı. Bu düşünce disiplini Hıristiyanlığın içinde de kendisine yer buldu. Daha genç bir din olan İslamiyet yalnızca kendi kalıplarına sıkışmadı ve eski eserleri incelemeye başladı. Kaldı ki Gnoshet şifrelerinin varmak istediği nokta…
- Ateist serpintileri yok sayarsak tam da Sufiler’in varmak isteyeceği bir noktada!
- Tamamen haklısınız. Agnostikler ile Septikler’i karıştırmayın. Ancak ilkinin arayışı ile ikincinin yöntemleri inanca yatkın Müslüman dervişlere eşsiz bir mecra açtı.
- İnsanın evrende yolculuğu…
- …Ve son durak Yaratıcı’nın bizatihi kendisi…

Bana söyleneni yapmış ve kendime gelmiştim ama bunlara tanık olmak için yaşamamıştım o geri dönüşümü…

- Afedersiniz ama siz neden bahsediyorsunuz?

Dönüp bana baktın. Adamın ifadesini seninkine tercih ederdim.

- Genç dostum, aslında sen de bu konuşulanlara kulak kabartmalısın. Sana seni anlatabilecek şeylerden söz ediyoruz.
- Beni biraz olsun dinle, ben deminden beri size sabrediyorum!

Beni susturmak isteyen bir halin vardı da benim artık hiç susasım yoktu. Şimdi siz bana katlanın biraz!

NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

21 Haziran 2011 Salı

KİMSE - 7

Bu müzik çalarken kafamı toparlayamam ki ben…
Nasıl tarif etsem; flüt sesleri ve keman, gizemli kadın vokalleri sanki son nefesini teslim eden birine ait gibi, tekrar yaylılar ama bu kez daha kalabalıklar.. Tarzı hakkında en ufak bir fikrim yok, şelaleden aşağı yuvarlanırken hem sevinen hem de üzülen bir su damlasının haykırışı gibi. Ölüm ve Sonrası Bandosu’ndan nağmeler. Sen de duyuyorsun bu müziği, değil mi?
Müzik eğer edebi kaygılarla yapılıyor olsaydı, seni temin ederim ki yalnızca klasik eserleri dinliyor olurduk. Bu da benim tezim, savım, hipotezim. Ne haltsa işte.
Dükkân, evet, burada bana dair bir şeyler bulabileceğimize inanıyor musun? Beni karamsarlıkla suçlama ki aslen öyleyim ama bu acayip yer hakkında umutkar değilim. Bir bak işte çevrene, tüm şu eşyasal keşmekeşe…
Eski birkaç ahşap radyo, ön panelinde yazan Turin-Munich-Cairo-Cyprus-Budapest-Saloniki-BBC ve Milano… Herbirinin yanında istasyonları sembolize eden sayılar. Sayılardan nefret ediyorum, evrenin boşluğunda uçuşan salakça şekiller…
Neyse, yer siyah-beyaz karolarla kaplı. Kısmen yıpranmış. Eski olduğu için değil, yoğun çamaşır suyuyla silindiğinden.. Demek titiz biri üstlenmiş buranın bakımını. Güzel, hijyeni severim!
Tepeden sarkan şu lambalara ne diyorsun? Bazı filmlerin afişleri, bak, Charlie Chaplin! Masklar, duvar saatleri. Minyatür bir dikiş makinesi, Guliver’in sökük pantolonunu dikmek için olabilir mi? Demir ütü ile de bir güzel üzerinden geçtin mi.. Nesnesel olarak saçmalıyorum, aldırma bana.. Dergiler, bir sürü.. Boyası atmış iki üç gemi maketi. Şişeler, içleri boş, bunlar ilgimi çekti işte, cam, siyah-beyaz-renkli. İçindekini kim bilir kimlerin sarhoşluğuna dost etmiş şişeler. Gene bazı Afrika maskları, ama bunlar epey korkutucu!
Gaz lambası, bu beni gülümsetti, sanki çok ama çok uzun yıllar önce.. Böyle bir sahil kasabasının rüzgarlı bir akşamında, dışarıda dalgalar isyan ederken yorganıma sarılmış yatıyorum ve elektrik olmadığı –nasılsa sık sık kesildiği- için babam beni kontrol etmeye gelmiş ve o sırada yakıvermiş bunun gibi bir tanesini.. Hunimsi cam kısmını çevirerek çıkar, fitili ateşle ama önce alttaki kolu çevir. Sonra camı geri tak, sen bilmezsin ama bunları. Yaşın yetmez, doğru, sen benden oldukça gençsin.. Bense 33.. 35??? Yok, daha fazla değilimdir.
Beni kolumdan çektin ve yüzün sen değildi artık. Ciddiyetin ve kuru ses tonunla beni kendime ve o küçük dükkâna geri getirdin:
-          Adam gelecek şimdi, kurcalama etrafı!
Elimde çevirdiğim hokkabaz uçlu kalemi bir Thomas Bernard kitabının üstüne bırakıp uslu bir öğrenci gibi bulduğum ilk sandalyeye iliştim.
Duvardaki kırmızı dikdörtgen tuğlalara baktım ki seninle göz göze gelmeyeyim. Uzun, siyah, düz saçların ve çıkık omuzların ile tehditkâr bir havan vardı. Dar, sivri burunlu, ince topuklu çizmelerinin üzerinde gardını almış bir komutan gibi bekliyordun.
Buraya benim için geldiysek ki öyle sen neden değiştin? Hem bu halini hiç beğenmedim. Daha önce de böyle olsaydın senden hemen uzaklaşırdım.
Beni kandırdın….
Aha işte adam geldi, artık ne soracaksak soralım!
NOT : Serinin geri kalan bölümlerine için tıkla! Beklemek için sıra numarası almanıza gerek yoktur, bizde niyet önemlidir!