Senaryo şu : 18-19 yaşlarının uçarılığı ve birazda dünyaya tepeden bakan agresif ‘delikanlılığı’ ile Kürt genci Heval, bir dövmeciye gider ve kendisine yıllarca ‘Önder’ olarak lanse edilen Abdullah Öcalan’ın portresini dövme olarak yaptırır.
2 yıl sonra Heval’in zorunlu askerlik hizmeti için Şube’ye muayeneye gittiğini düşünün!
‘Canım, gençlik hevesi’ falan demek yok, senaryo bu, değilmi ki her film/roman/şarkı aslında hayatı anlatır.. Bu da hayatın içinden yaşanması muhtemel bir kare.
Madem öyle.. Size bir başka soru..
İşyerinizde toplantıdasınız, diyelim ki bankacısınız, uzadıkça uzayan konuşmaların orta yerinde hemen yanınızdaki arkadaşınız gömleğinin kolunu sıyırıverdi ve hooop al sana bu sefer de bir Said-i Nursi portresi …
Seyid Rıza da olabilir bakın!
Örneklerle oyalanmayı bırakıp asıl konuya girelim. Şovenizm çeşitli hallerle zuhur eder ve simgelerle kendisini ifade etmeye çalışmak da insan kimliğinin derinliklerine kadar işlemiştir. Dileyen Afrika kabilelerindeki gibi burnuna halka takar, saçını rasta yapar, derisini savaş boyalarıyla kaplar hatta modern yaşam insanına ilkel gelebilecek şekillerde etnisitesini/dünya görüşünü/politik duruşunu/cinsel kimliğini vs ifade eder.
İki yıl kadar önce İzmir’de başlayan ve laiklerin pek sevdiği bir eylem haline gelen K. Atatürk dövmesini bedenine kazıtmak, sempati ile bakılacak bir yönelim midir yoksa milliyetçi şovenizmin bireyin vücuduna işlenmiş hali mi?
İslamcılar’ın bu yönde fazla şansı yok. Kur’an veya Kabe veyahut Hz. Muhammed’e dair hiçbir illüstrasyonu ‘dövmeleyemeyecekleri’ gibi ancak Mevlana silüetini seçebilir, ne bileyim Hilal yaptırabilir. E, bu da ana amaca tam manasıyla hizmet etmeyeceğinden üstüne üstük dinselliğin ataerkil eğiliminde dövme yaptırmak en baştan ‘günah’ sayılacağından… Mütedeyyinleri bu tartışmaya pek dahil edemeyiz.
Zaten nerede bir hırtlık çıkarsa milliyetçi itiş kakıştan kaynaklandığından –Osmanlı’nın ümmi toplum zihniyetine halel getirenleri tebessümle anıyor ve vicdanlarına terk ediyoruz burada- ırkçılığa angaje olmuş kimliklerin travmatik sapmalara kaymalarını da olağan karşılayabiliriz.
İlla kendisine bir ‘Önder’ tayini isteyen kişi, birey olmaktan ürküp sürü toplumundaki vatandaş sayılmayı daha güven verici bulur ve bunu kutsar. Kutsallık bu noktada asla din olgusu –Musevilik, Hıristiyanlık, İslamiyet fark etmez, evrensel düşünelim!- değil resmi ideolojinin kalıpsallaşmış baskısıdır yalnızca.
Eğer Che yaşasaydı, tişörtlere-donlara-kahve kupalarına resmini bastırmaz, koluna-kıçına –başına dövmesini yaptıran Kübalı’yı da ‘yoldaşlıktan’ reddederdi.
Anti-emperyalist devrim yaptığını iddia edenler -yine evrensel düşünüyoruz-, gidip de tüketim toplumuna dair emareler sergilediğinde ise ciddiyeti ve samimiyeti hakkında soru işaretleri oluşturuyor.
Bu yüzden resminin yapılmasına müsaade etmeyen Hz. Muhammed bir önderdir, cıvıklığa müsaade etmeyen Che bir önderdir, sevin sevmeyin ama ülkelerinin dümenini bambaşka rotalara çevirebilmiş Hitler, Stalin, Humeyni, Abraham Lincoln birer önderdir.
Bugünün modern dünyasının Hz. Muhammed karikatürü çizmesi, Che baskılı kupada kahve içerken, Stalin kızılı hırkasına sarılıp, Lincoln’ün resmedildiği dolarla alışveriş yapması kendi yanılgısıdır.
Bu noktada başa dönelim; koluna K. Atatürk dövmesi yaptırmış İzmirli Berk ile omzuna Öcalan’ı resmetmiş Diyarbakırlı Baran’ın asıl vermek istediği mesaj bir referans noktasına muhtaç olmalarıdır. Sistemin çatık kaşları yüzünden ifade özgürlüğüne sınır konulan bu çocuklar hep birilerini mihenk taşı sayarak çıktı hayat yürüyüşüne!
Bugün siyasetin her düzleminde yeni uyanışların görüldüğü Türkiye, laiklerin ‘Çağdaşlaşma’ paradigmasının iflasını da kriter alarak bilmediği bir mecraya adım atıyor. İleri demokrasi denen bu daha parlak arenada yürürken tökezleyebiliriz bu doğal. Çünkü Osmanlı’nın sistemi bambaşkaydı, Kemalist rejimin direttikleri bambaşka ve şu an varılmak istenen nokta ise Türk insanının suyunu hiç içmediği ve havasını hiç solumadığı bir diyarın ilk kilometreleri.
Bu yüzden diyebiliriz ki medeniyet asla bir son noktaya gelmeyecek yani doyum noktasına ulaşmayacak ve hergün kendisini yenileyerek ivmelenecektir.
Neo Osmanlı da olmayacaktır Türkiye’nin yarını, 1923’ün gölgesi de düşmeyecektir yarının üzerine.
Rus şair Mayakovski’nin lirizmindeki alaycılık ve gözüpek atılganlığı gibi Neo Türkiye evlatlarının yan yana resimler yaptığı bir ülke olmalıdır.
Eğer kötürümcül aksaklıklarımız yine ayaklarımıza pranga diye dolanıp bizleri yolumuzdan alıkoymaya çalışmazsa.
Çünkü Türkiye ne zaman ileri atılmak istese, süratten haz etmeyenler durumdan vazife çıkarıp frene bastı bu ülkede!
Netekim haksız mıyım kıymetli hemşehrilerim?
07.01.2011
Yazının yayınlandığı websiteye gitmek için tıkla!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder