Karganın Günlüğü

Karganın Günlüğü

31 Ocak 2011 Pazartesi

KİMSE (Bölüm 5)

Ellerimi kes,
Senden başkasına yönelmesin..
Gözlerimi oy,
Senden başkasını görmesin..
Dilimi kopar,
Senden başkasına seslenmesin..
Kulağımı sağır et,
Senden başkasını duymasın..
Bacaklarımı al,
Senden başkasına yürümesin..
Aklımı parçala,
Senden başkasını düşünmesin..
Beni öldür,
Senden başkasına varolmasın…

Orda otururken izlediğim dünyayı anlamlandırmayı denedim; bir amaç mıydı hayatı yaşanır kılan yoksa amaçsız yaşamak mı insanı kamçılayan?

Sıfatsızlığından utanarak kendisini bir rotaya kanalize eden bilinç ne mutlu, benim böyle bir lüksüm yok, en azından şimdilik.. Gayesizliğini anafikir edinene ise ne yazık, avareliğinin fırınına bir kürek odun da kendi elleriyle atıyor.

Şu halde ben düstursuz uyandığım bu hayat formunda bir yön tayin ederek kendimi rotalandırmaya teşebbüs etmekle doğru mu yapıyorum, bu beni erdemli mi kılıyor. Aksi halde kaderimin –ki o da varsa- pervasızlığını kuyruğundan yakalayıp rüzgarı mı takip etmeliyim, hakkımda en iyi karar ne olabilir?

- Sadece Cennet’in vadisinde yetişen bir çiçek...
- …Hı… Afedersin?
- Bunu çok tekrarlamaya başladın.
- Neyi?
- Beni dinlemiyorsun.
- Aaah, bunu kişisel alma lütfen. Biliyorsun kafam karışık.
- Şapşal, içeride bir şey yok ki karışsın..

Kıkırdadın, bu acizliğim seni hayli eğlendirmişti. Madem öyle neden yanımdasın? Git benden öteye ve beni savrulmuşluğumla bırak. Eğer nefesin nefesime birkaç karış ötedeyse, orada bulunma nedenin biraz da özgür vicdani tercihin değil midir? Öyleyse bana mı gülüyorsun kendine mi?

- İsmimin anlamı.. Neydi adım?
- Melis.
- Aferin! Bunu sevdim. Ama bana karşı olan konsantrasyonunu biraz daha yukarılara çıkarmalıyız.
- Denerim.
- Deneme, yap! Denemek, yapmaya cesareti olmayanların uyduruk girişimidir. Çıkabilecek ilk zorlukta en kestirme yoldan sıvışmayı da beraberinde taşır.
- Yedikçe açılıyorsun..
- Böyle şirin göründüğüme bakma.. Ben akıllı bir kızım!
- Öylesindir.
- Ne demişler? ‘Ağzında bal olan arının kuyruğunda da iğnesi vardır.’
- Rutin gözlem ile açıklanabilecek bir tespit bu. Pek derin bir yan göremiyorum.
- Aman kıçımın kenarı. Sen kim Tolstoy kim?
- Görmek zorunda olduğumuz biri mi? Şu Niyazi Bey gibi?
- Ben seni yerim yaa…

Uzanıp yanaklarımı sıktın. Hesabı ödeyip kalktık. Ben ödedim. Bir erkek yanındaki kadına yıkmamalı hesabı. Çok çirkin bir davranış. Benim gibi hafızası hatta kimliği bulunmayan bir adam için bile. Çantandan –amma büyüktü- bir ayna çıkarıp rujunu kontrol ederken dudaklarını emercesine birbirine sürmen, kirpiklerini düzeltip saçlarına seri el hareketleriyle şekil vermen ve dişiliğinden emin olduktan sonra kafeden dışarı ilk adımını atman.. Hepsini an be an izlerken seni aklımın fotoğraf hafızasına kazıyordum.

Benim senden başka anım yok ki, bunun için elimden başka bir şey gelmiyor.

- İçeride her ne olacaksa sonuna kadar yanındayım, merak etme.
- Moral motivasyon için teşekkürler.
- Domuzlaşma.
- Peki.

Dar sokağı karşı kaldırıma doğru adımladık, çantanı hangi koluna asacağına karar veremedin. Elimle cebimdeki kartı bir anahtarmış gibi sıkı sıkıya tutuyordum, onu bükmemeye ve kırmamaya dikkat ederek. Hangi kapının kilidini açacaksa anahtar, gireceğim odada bulabilecek miydim yanıtlarımı.. En korkuncu ise o kapının bir labirent silsilesinin girişi olmasıydı, ne bir pusula ne de bir kılavuz, kaybolmaya en güzel aday sayılabilirdim karanlık tünellerde..

- Sağ adımınla gir.
- Sebep?
- Ya sorma işte, küçüklükten kalma batıl bir şey.. Annem öyle öğretmişti.
- İşe yaradı mı peki?
- Annem öldü!
- Ben solu deneyeceğim.
- Arıza yaa…

Cesaret edemeyip, sağ adımımla içeri girdim, bunu gördün ve yanaklarının bombesi sessiz tebessümünle küçük bir tepecik gibi şişti. Uzun dar bir koridora açılıyordu kapı, sıra sıra dizili dükkanlarda envai çeşit kitap raflara ve kapı önündeki tablalara dizilmişti. Kitap kokusu, yazarın fillere ezdirdiği çimenleri cümle olarak sayfalara nakşettiği sarı saman zeminli hayaller arenası.

Kartı çıkardığımda sen de meraklı bir fındık faresi gibi boynunu uzatıp baktın.

Niyazi Bey
Sahaf
No:13

Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

29 Ocak 2011 Cumartesi

KİMSE (Bölüm 4)

Çimenler ve deniz vardı.

Hani çimleri ezen filler betimlenir çaresizliğin hikayelerinde ve tükenişler denizin azgın sularında boğuşan bir serüvencinin son nefesidir kıyıdan çok uzakta..

..Ve zamanı ölçen herhangibir birim yetersiz ve anlamsız kalır, eğer soracak soruların alacağın yanıtlardan fazlaysa.. Sıkıldın mı aynaya bak, denizin akıntısına karşı koyarken izle kendini. Ya dibi boylayacaksın karanlık sularda veya karanlık seni boğacak aydınlığa yüzemezsen. Aynaya kızma, öfken sana geri yansımasın. Değilmi ki sokağın gürültüleri sivri buz kalıpları gibi saplanır kulaklarına ve akan kanın rengi donmuş bir kırmızıya çalar, öyle bir keşmekeş tırmalıyor duyularını. Ordasın ve sıkıştın kapanın sınırlarına, çıkmaya yeltenirsen hemen, kalırsan ağır ağır öleceksin!

- İyi misin sen?
- …
- Kendine güvenmiyorsan gitmeyelim. Yada ne bileyim, erteleyebiliriz.
- Nereye gideceğimi bilmediğimden, ne bulacağımı.. Yani.. Bulacağım beni korkutur mu, ondan da emin değilim. Gitmemek ise yerimde saymak.
- Solup gideceğine yan daha iyi!
- Güzel lafmış.
- Bir şarkı sözü.. İstersen şurada birşeyler içelim. Hem aklını toparlarsın, iyi gelir. Yanmak için bu kadar acele etme.
- Peki.

Annemmişsin gibi sözünü dinledim ve bu bana huzur verdi. Sen de hoşnuttun işte. O an ne iyiydik, koluma girdin kıkırdıyarak. Karşı kaldırımdaki kafeye yöneldik. Pembe bir motosikler geçti önümüzden.

- Aaa Vespa…

Parmağının ucuyla işaret ederek ses tonunu neşeyle yükselttin.

- Bunlardan istiyorum bir tane. Olsa.. Bir sırt çantası, atla git tatile. Böyle çiçekli bir kask, şişe tabanı gibi kalın siyah gözlükler, canım kaynakçılar takıyor ya.. Boynuma da fularım..

Kadınların hep bir planı vardır ve beklentileri onların tüketici potansiyelinin değil umduklarından mahrum kalmış eksik romantizminin itirafnamesidir. Basit dileklerin asla gerçekleşemeyeceği bir gerçekliğin hoyrat yumruklarıyla dövülmüştür bu hayat.

- Sen de gelirdin. İstersen tabii…

Kendime dair net bir şey söylememi bekleme benden ama bunu soruyor olman dahi güzel. Birinin bir başkasının kendisine yol arkadaşı seçmesi hayatı sırtlanmış kervanlarda seyyahlık ederken hoş bir iş ve kader birliği olabilir. Denemek gerek.

- Motosiklet tehlikeli değil mi?
- Bir erkek için çok ödleksin.

Bak şimdi! Beni deşerek varabileceğin bir katman yok bu yerkürede, kabuğum homojen ama bu sana bir fayda sağlamaz. Beni stepne olarak kullanma saldırganlığına.

Kollarımdan yukarı karınca sürüleri hücum ediyor, ayaklarımı ise hissetmiyorum. Başım boşlukta dönen bir rüzgar gülü gibi, sen ise anlatıyorsun hayatının pasajlarını, dinleyici olabilirdim konsatrasyonumu depremler sarsmasaydı.

- …Ondan sonra ben de döndüm dedim ki, ‘Bana bak senin derdin ne’ bir şey diyemedi tabii, ya aklın alıyor mu?..
- …Şurası.
- …İşte.. Ha olur, çökelim. Sen beni dinlemiyor musun?
- Motosiklet!
- Hayırrrrr! O bir önceki konuydu, çok adisin…
- Adi olmak için güçlü bir ego gerekir, bu da yapılandırılmış bir bilince ihtiyaç duyar. İşte o da bende yok!
- …
- Ne?
- Valla yani gurur duydum, bu kadar aklı başında bir laf ettin.. Ama sıkar hep böyle konuşursan.. Akademisyen bir sevgilim vardı, böyle bik bik bik, habire imgeler simgeler, ay beyin loplarıma dek kasardı beni, şutladım sonunda, erken de boşalıyordu zaten!
- …
- Tamam, sustum!

Süratle menüye dalıp diyalogdan uzaklaştın. Bacaklarımın dizden aşağısı kaskatı kesilmişti, fillerin ezdiği çimenlerde yuvarlanıp o katledilmişliğin kokusunu çekmek ciğerlere..

- Bu kokuya bayılıyorum! Mmmm nam nam.. Nam…

Siparişlerimiz gelmiş, ben düşerken duraanlık uçurumlarından sen elini çabuk tutup bana da birşeyler söylemişsin.

- Et sevdiğimi nerden bildin?
- Mmmm… Sert erkekler et yer, babam askerdi, o da etçildi.

Karşı kaldırımdaki pasajın içinde karanlık bir dehliz uzanıyordu. Filler ordaki çimenlerin ne kadarını ezmişti acaba?

Serinin diğer bölümleri için tıkla!

28 Ocak 2011 Cuma

KİMSE (Bölüm 3)

Sığırcıklar…

Eksiksiz bir sürü psikolojisiyle gökyüzündeki siyah karaltının mutlu kanat çırpışları.

Onların hemen üzerinde papatya renkli bulutlar, Tanrı bugün bir ressam olma hevesiyle doğayı tual etmiş kendisine, paletinde kıvranan canların rengi dizili yanyana.

Bir köprü ile büyük su birikintisini aşarak at kafası şeklindeki bir kara parçasına geçtik bulunduğumuz bölgeden.. Orada mı cevaplar yoksa uzağa mı kaçıyoruz aradıklarımızdan? Yol boyunca ara ara bana baktın, baktığın yerde ama seninle değildim. Düşsel ihanet önemli midir senin için, buna öfkelenir misin? Seni, senden başka bir yerde olmanın hayaliyle aldatırsam avazın çıktığı kadar bağırır saçlarını dikerek bakar mısın bana? En kötü ihtimal tepkisiz kalman, bu felakettir, susan insanların bir sonraki adımı kestirilemez. Fırtınana hazırlıksız yakalanmaktan korkarım, bana bir ipucu ver öfkene şemsiye olabilecek. Kusuruma bakma, aklım karışık olmasaydı daha düz olurdu çizgim, elimden ancak bu kadarı geliyor.

Ceketimin yakalarını kaldırdım, arabanın benim oturduğum tarafındaki camı açık unutmuştum, halledersin artık. Tişörtüme dökülmüş kurabiye kırıntılarını silkeledim, iç cebimde deminden beri batıp duran bu şey de ne? Bir güneş gözlüğü, siyah, kemik, camları beyaz olsa dedemin okuma gözlüğü gibi derdim ama.. Dedem? Onu da anımsamıyorum, yine de bir dedem vardı, olmalıydı, evet, tabii..

Köşede postane vardı, bir ara sokağın ortasında bıraktın beni.. Sağda cafe ve barlar, meyhane demek daha doğru olur. Soğuk bir bira yanında sıcacık patates kızartması istedi canım, kurabiyeler kesmedi, ne açmışım. Gözlüğümü taktım, elimi saçlarıma götürmek istedim ki.. Saçım yok, benim saçım yok, var da.. Yani..

Dazlağım ben, diken gibi uçlar geldi elime, yüzüme indi parmaklarım, sakalım uzamış biraz. Neden arabada dikiz aynasında bakmadım ki kendime, neye benziyorum.

Söyle, ben nasıl biriyim?

- Park edip geleceğim, iki dakika sürmez. Şurada bekle beni..

Dedin ve gülerek gaza yüklendin. Gittiğinde ardından bakıyordum ki dar sokakta ilerleyen bir diğer arabanın kornasıyla kendime geldim, gözlüğümü takıp kaldırıma yürüdüm. Büfedeki standa dizili rengarenk paketler.

- Bir sigara verir misin?
- Tabii, hangisi olsun.
- E, şey.. Şu.. Yani bilmiyorum.. Hangisi güzel??
- Bunu deneyin.


Çok mu abes bir şey söyledim, garipsenecek bir istek miydi, amma tuhaf baktı satıcı adam bana. Kırmızı beyaz bir paket, yanında bir kutu da kibrit aldım. Adam hala garip garip bakıyordu bana.

- Aaaah, işte burda..

Uzattığım paraya bakıp, üzerine iade etti. Paketi açıp içinden bir sigara çektim, çaaat etti kibritin yanan kısmı, parlak bir alev ve içe çekilen nefes. Duman süratle hücum etti ciğerlerime doğru, öksürmedim, demek ki alışığım sigara içmeye.

- Heyecanlısın galiba?

Dönüp baktım. Sendin. Muzip bir gülüşün var. Sahi adın ne senin, ben kendiminkini cidden bilmiyorum da.. Yoksa sen de bana misilleme yapmak için mi söylemiyorsun adını? Alındım şimdi.

- Melis ben!

O an seni öpmek istedim. Dahası sen bir kadının karşısındaki erkeğin kendisini öpmek istemesine neden olacak mesafede –hanice bir karış diyelim- gelip durdun, ayak uçlarında hafifçe yükselmiş kadına cinsel obje gözüyle bakmak çok mu aşağılık bir durum. Yoo, utanmıyorum!

Durdum yerimde öylece. Sen de geri çekildin simana binen bir ciddiyetle beraber.

- Bakalım, seninki yerinde mi?
- Benimki?

Elimi cebime atıp kartı çıkardım.

Niyazi Bey
Sahaf

Bana ne verecekti ki bir sahaf. Kimliğimi sarı kitap sayfalarına gömdüğümü hatırlamıyorum.

Aslında hiçbirşey hatırlamıyorum!

NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

27 Ocak 2011 Perşembe

KİMSE (Bölüm 2)

Eski bir tarih parçası bugün, öyle yaftalayıp geçme, gerçekten eski..

Kendi realitemin tarihini bilmiyorum ama gözümü açtığım şu odanın içinde bulunduğu takvim yaprağı, senden de geride benden de.

Sarı, yıpranmış duvar boyası; üzerinde yattığım mavi çizgili beyaz çarşaf ki rengi solmuş, sanırım çamaşır suyuna fazla batırmışlar; pembenin düşmüş bir tonundaki yastık kılıfı ve tam ortasında ağırladığı yolcuların yağlı saçlarından kalma bir karaltı; mavi bir pike, üşümemi sağladı kendisi inceliğiyle. Tepede çiçeğin taç yaprakları şeklinde bir avize, üzerinde dört ampul var fakat yalnızca birinin yandığını düşünüyorum, bu odada tam randımanlı görünen tek şey bezginlik.

Yerler taş, alacalı bulacalı. Kir beyazı perdeler ve üzerinde sigara sönüğü olan tüller, yarı açık camdan esen tatlı rüzgârda havalanıp duruyor. Bir iki kuş öttü dışarıda, demek ki hayat var!

Kalktım. İnce bacaklarım ve uzun ayaklarım var. Tırnaklarımı uzun süredir kesmemişim, içinde çorabın pamukçukları birikmiş. Beyaz don ve gri bir atlet üzerimdeki. Tam karşımda duran –koltukmuş o- möbleye özenle serilmiş bir tişört, dizleri yıpranmış bir kot pantolon, gösterişsiz ama sağlam duran pabuçlar da hemen önünde..

Uyandığım andan beri ne içimde bir ezilme, ne bozuk bir ağız tadı yahut kokusu, gözlerim de kamaşmadı. Sanki biri/bir şey uyanma şalterimi kaldırdı ve o ivmeyle hareket etmeye başladım. Giyindim. Duvara sıkıca çakılmış ahşap askılıkta siyah kadife bir ceket var. Giydim. Ceplerini yokladım. 10, 10 daha, 20, birkaç 20 birden, iki 50’lik, oho yeterince param varmış, bir 100’lük nakit para, bir de kredi kartı.

Hayal kırıklığı, bankanın adı yazılı üzerinde ama kullanıcı ismi yok. İşte hesap numarası, ardı sıra dizili bir sürü sayı. Dilerim bu kart, kim olduğumu söyleyebilir bana? Arkasında müşteri hizmetleri numarası. 444 0…
Odadan çıktım. Kapıyı kaparken dikkatimi çekti, üzerinde anahtar yoktu. Çektim ve çıktım. Koridorda yerler ahşap. Ucuz ve kötü bir oda spreyi sıkılmış, bu yüzden koku tahammül edilir gibi değil. Hızlı adımlarla merdivenden aşağı indim. Merdivenler de ahşap, cilası atalı çok zaman olmuş, bastıkça gıcırdıyor. Bir sahanlığa açılıyor merdivenler, şurada camekânlı bir bölme var. İçindeki gödeş oğlan, embesil ifadesiyle gülüyor, hay aksilik ya, velet cidden… Neyse…


- Telefon etmem gerek. Beni anlıyor musun? TE LE FOOON…

Kızdı sesimi yükseltmeme, o da öyle anlamaz bakmasaydı bana. Arkamda bir ankesörlü telefon varmış, bakar körüm resmen.

- Eee, kartım yok ki?

- İLK… BİİİR.. DAKİKASIII.. BEDAVAAAA.. POMOŞYON…

Tüketilmek yerine biriktirilen tek promosyon sevap ve günah kavramı sanırım. Ahizeyi alıp, kredi kartındaki numarayı tuşladım. Yönlendirmeyi takip edince karşıma bir kadın sesi çıktı, ismini çözemedim ama davetkar bir tonu vardı.

- Nasıl yardımcı olabilirim?

- Ben kimim?

- Hemen girmiş olduğunuz kart numaranızdan kimliğinizi kontrol ediyorum.

- Teşekkür ederim.

- …Beyefendi, sanırım sistemimizde bir arıza var. Hesabınızın kimlik bilgileri eksik, rica etsem isminizi söyler misiniz? Sizi en yakın şubemize yönlendirerek...

- Bir isim yazmıyor mu yani?

- Lütfen ayrılmayın, hemen yetkili servise durumunuzla ilgili bir talepte bulunacağım.

- Ama bu çok saçma..

- Beyefendi hatta kalın, yalnızca bir dakika sürer.

Kulağımda bir zil öttü, bir dakikalık promosyon görüşme sona eriyordu. Vestiyer/resepsiyonist/ebleh oğlana döndüm.

- Kart?

- HA?

- Kart lazım kart.. Dakika bitiyor, telefon kapanacak.

- GÖÖTTÜNE GİRRRRSİN!

Telefon kapanırken apışıp kalmış suratımdaki ifade oğlanı pek bir eğlendirdi. Dışarı çıktım ama gülüşünü hala duyabiliyordum. Acıktığımı fark ettim, tepede kuşlar hala ötüyordu, bu demektir ki ben de hayattayım. Gerçekliği pas geçen bir illüzyon falan değilim, iyi de kimim, bırak adım sanım tanımlanabilir bir kimliğim bile yok.

Paraların yanında bir kartvizit vardı, o bana yol gösterebilir mi?

- Yolun uzun değil ama kısa da sayılmaz, atla hadi.

Önümde duran kırmızı yuvarlak hatlı bir araba.. Sen? Sen kullanıyordun. Gittiğini sanmıştım ama buradasın. Beni almaya mı geldin. Eğer biliyorsan söyleyebilir misin?

Hayır, bir kadın hep karşısındaki erkekten yardım ister ama kendisine muhtaç bir erkeğin düşüncesi bile onu tiksindirir. Bu yüzden sus, söyleme, ben kim olduğumu bulurum.

Arabaya bindim, bana bir poşet uzattın, içinde tatlı kurabiyeler vardı. Taptaze. Büyük incelik.

- Kart yanında değil mi, adres ezberim hiç yoktur.

Ağzımdaki hindistancevizli kurabiyenin lezzetinden yanıt veremedim, sabah ziyafetimi bölecek halim yoktu. Cebimden kartı çıkarıp sana uzattım. Baktın, okurken dudaklarını oynatıyorsun. Komik, bunu yapanlara hep gülmüşümdür. Kartı bana geri verdin.
Niyazi Bey
Sahaf
- Burada ne bulabiliriz?

Güldün, alaycı bir sesle hem de, tıpkı resepsiyondaki ebleh gibi güldün. Aynı sabah içinde kimbilir kaçıncı budala durumuna düşüşüm bu?

- Seni... Belki sana dair herhangibir şeyi.. Bilmiyorum. Oraya gittiğimizde göreceğiz.

Anlamamış baktım çünkü anlamadım. Anlamadığımı anlayıp açıklama getirdin sözlerine, gülüşünü ise askıya aldın.

- Merak etme, iyi olmasını ümit ediyorum. Yani umarım. Devam et sen yemene. Acıkmışsındır.


NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!


26 Ocak 2011 Çarşamba

KİMSE (Bölüm 1)

Bana kim olduğumu sordun, sana yanıt veremedim.

Bilsem söylerdim, sorma amacına göre yalnızca ismimi mi öğrenmekti derdin  yoksa gerçekten kim olduğum muydu merakını kaynatan? Her iki durumda da cevapsızdım. Kendini ifade edememek nedir bilir misin, hayır! Asla bu durumda olmadın ve olmayacaksın da. Geçici bir hafıza kaybı değil bu; serseri bir şuursuzluk, refleksif bir karşı koyma, şımarık bir yok sayma falan da değil.

Bilmiyorum, cidden, gerçekten ve inanacak herhangi bir şeyim olsaydı üzerine yemin ederek bilmiyorum! Bu beni ne endişelendiriyor ne de korkutuyor, yalnızca üzülüyorum. O da kendi adıma değil, senin için. Benden yanıt bekliyorsun, elbette, benden seni tatmin edecek ve merakını doyuracak adamakıllı bir şeyler bekliyorsun.
Susmam, başarısızlığım mı gözünde? Öyle bakıyorsun ki bana her an her şeyi söyleyebilecekmiş gibi bir hal var üzerinde. Ne tuhaf, sen benden daha tehditkârsın şu anda. Kimliksiz ve bilinçsiz olmanın da bir lüksü var. Şurada öldürsem birini nasıl suçlayacaklar beni? Kimi suçlayacaklar ki öncelikle? Peki, nasıl bulacaklar, kimi takip ettiğini bilmezsen neyin peşinden gidersin?

Tabii ya ben bir tehlikeyim, potansiyelimde korkutuculuk var. Hâlbuki sen korkmuyorsun benden, korktuğunu korkunu bastırarak yenmek ve üste çıkmak nasıl büyük bir benlik gerektirir. Ben kendi kimlik gölümde mutlu bir balıkken, sen kendi adını okyanusuna fatih diye atıyorsun.
Sana zarar vermek mi? Yapamayacağımın da farkındasın. Beni avucunun içine almanda son halka kim olduğumu çözmek, kadınsı merakın kemiriyor sakin duruşunun sütunlarını; vakurluk tapınağın yıkılacak eğer sırrıma galip gelemezsen.

Nasılsa sustun ve benden cevap beklemeye koyuldun. Soru belli dolayısıyla istenen yanıt da bir hadi bilemedin iki tane olur. Tek doğruya spekülatif yanıtlar vermek oyalamak yada gevelemektir. İkisini de yapamayacak derecede saygım mı var sana? Zaaf? Seviyor muyum seni?

Bunu da bilmiyorum!

Ama senden daha adil olduğum kesin. Sen beni didiklerken, ben seni varlığının oluş anında kabulleniyorum. Durduğun yer önemli benim için, hemen bir diz yanım, bu güzel. Ara ara birbirimize bakıyoruz. Beyaz tenine dökülen sarı zülüflerinin arasından renkli gözlerindeki acıyı görüyorum. Sana değil bana dair bir acı bu.
Durumum seni üzüyor, ne var ki bana bütünüyle galip gelme isteğinden seni alıkoyan bir engel değil bu. Beni yüzde yüz çözemezsin, ben bile kendime bu oranda hakim değilim ama senden kaçamayacağım kadar paydama sahip olursan; işte o an avcımsın demektir.

Av ile avcı arasında sevgi değil, tutku vardır. Beni avlamak seni cezbediyor, bense sana av olmak için can atıyorum. Amazon ruhun tırnaklarına kırmızı ojelerle işlenmiş, bilemek için geceyi bekliyorsun. Bense bir an önce dışarı çıkıp bir şeyler yemek istiyorum.

Yeni uyandık ve güne ait çok saat var önümüzde.. Benimle kalacaksın değil mi?

Yazının yer aldığı siteye gitmek için tıklayınız!

NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

25.01.2011

22 Ocak 2011 Cumartesi

Ya Biri Kalkıp Öcalan Dövmesi Yaptırmak İsterse?

Senaryo şu : 18-19 yaşlarının uçarılığı ve birazda dünyaya tepeden bakan agresif ‘delikanlılığı’ ile Kürt genci Heval, bir dövmeciye gider ve kendisine yıllarca ‘Önder’ olarak lanse edilen Abdullah Öcalan’ın portresini dövme olarak yaptırır.

2 yıl sonra Heval’in zorunlu askerlik hizmeti için Şube’ye muayeneye gittiğini düşünün!

‘Canım, gençlik hevesi’ falan demek yok, senaryo bu, değilmi ki her film/roman/şarkı aslında hayatı anlatır.. Bu da hayatın içinden yaşanması muhtemel bir kare.

Madem öyle.. Size bir başka soru..

İşyerinizde toplantıdasınız, diyelim ki bankacısınız, uzadıkça uzayan konuşmaların orta yerinde hemen yanınızdaki arkadaşınız gömleğinin kolunu sıyırıverdi ve hooop al sana bu sefer de bir Said-i Nursi portresi …

Seyid Rıza da olabilir bakın!

Örneklerle oyalanmayı bırakıp asıl konuya girelim. Şovenizm çeşitli hallerle zuhur eder ve simgelerle kendisini ifade etmeye çalışmak da insan kimliğinin derinliklerine kadar işlemiştir. Dileyen Afrika kabilelerindeki gibi burnuna halka takar, saçını rasta yapar, derisini savaş boyalarıyla kaplar hatta modern yaşam insanına ilkel gelebilecek şekillerde etnisitesini/dünya görüşünü/politik duruşunu/cinsel kimliğini vs ifade eder.

İki yıl kadar önce İzmir’de başlayan ve laiklerin pek sevdiği bir eylem haline gelen K. Atatürk dövmesini bedenine kazıtmak, sempati ile bakılacak bir yönelim midir yoksa milliyetçi şovenizmin bireyin vücuduna işlenmiş hali mi?

İslamcılar’ın bu yönde fazla şansı yok. Kur’an veya Kabe veyahut Hz. Muhammed’e dair hiçbir illüstrasyonu ‘dövmeleyemeyecekleri’ gibi ancak Mevlana silüetini seçebilir, ne bileyim Hilal yaptırabilir. E, bu da ana amaca tam manasıyla hizmet etmeyeceğinden üstüne üstük dinselliğin ataerkil eğiliminde dövme yaptırmak en baştan ‘günah’ sayılacağından… Mütedeyyinleri bu tartışmaya pek dahil edemeyiz.

Zaten nerede bir hırtlık çıkarsa milliyetçi itiş kakıştan kaynaklandığından –Osmanlı’nın ümmi toplum zihniyetine halel getirenleri tebessümle anıyor ve vicdanlarına terk ediyoruz burada- ırkçılığa angaje olmuş kimliklerin travmatik sapmalara kaymalarını da olağan karşılayabiliriz.

İlla kendisine bir ‘Önder’ tayini isteyen kişi, birey olmaktan ürküp sürü toplumundaki vatandaş sayılmayı daha güven verici bulur ve bunu kutsar. Kutsallık bu noktada asla din olgusu –Musevilik, Hıristiyanlık, İslamiyet fark etmez, evrensel düşünelim!- değil resmi ideolojinin kalıpsallaşmış baskısıdır yalnızca.

Eğer Che yaşasaydı, tişörtlere-donlara-kahve kupalarına resmini bastırmaz, koluna-kıçına –başına dövmesini yaptıran Kübalı’yı da ‘yoldaşlıktan’ reddederdi.

Anti-emperyalist devrim yaptığını iddia edenler -yine evrensel düşünüyoruz-, gidip de tüketim toplumuna dair emareler sergilediğinde ise ciddiyeti ve samimiyeti hakkında soru işaretleri oluşturuyor.

Bu yüzden resminin yapılmasına müsaade etmeyen Hz. Muhammed bir önderdir, cıvıklığa müsaade etmeyen Che bir önderdir, sevin sevmeyin ama ülkelerinin dümenini bambaşka rotalara çevirebilmiş Hitler, Stalin, Humeyni, Abraham Lincoln birer önderdir.

Bugünün modern dünyasının Hz. Muhammed karikatürü çizmesi, Che baskılı kupada kahve içerken, Stalin kızılı hırkasına sarılıp, Lincoln’ün resmedildiği dolarla alışveriş yapması kendi yanılgısıdır.

Bu noktada başa dönelim; koluna K. Atatürk dövmesi yaptırmış İzmirli Berk ile omzuna Öcalan’ı resmetmiş Diyarbakırlı Baran’ın asıl vermek istediği mesaj bir referans noktasına muhtaç olmalarıdır. Sistemin çatık kaşları yüzünden ifade özgürlüğüne sınır konulan bu çocuklar hep birilerini mihenk taşı sayarak çıktı hayat yürüyüşüne!

Bugün siyasetin her düzleminde yeni uyanışların görüldüğü Türkiye, laiklerin ‘Çağdaşlaşma’ paradigmasının iflasını da kriter alarak bilmediği bir mecraya adım atıyor. İleri demokrasi denen bu daha parlak arenada yürürken tökezleyebiliriz bu doğal. Çünkü Osmanlı’nın sistemi bambaşkaydı, Kemalist rejimin direttikleri bambaşka ve şu an varılmak istenen nokta ise Türk insanının suyunu hiç içmediği ve havasını hiç solumadığı bir diyarın ilk kilometreleri.

Bu yüzden diyebiliriz ki medeniyet asla bir son noktaya gelmeyecek yani doyum noktasına ulaşmayacak ve hergün kendisini yenileyerek ivmelenecektir.

Neo Osmanlı da olmayacaktır Türkiye’nin yarını, 1923’ün gölgesi de düşmeyecektir yarının üzerine.

Rus şair Mayakovski’nin lirizmindeki alaycılık ve gözüpek atılganlığı gibi Neo Türkiye evlatlarının yan yana resimler yaptığı bir ülke olmalıdır.

Eğer kötürümcül aksaklıklarımız yine ayaklarımıza pranga diye dolanıp bizleri yolumuzdan alıkoymaya çalışmazsa.

Çünkü Türkiye ne zaman ileri atılmak istese, süratten haz etmeyenler durumdan vazife çıkarıp frene bastı bu ülkede!

Netekim haksız mıyım kıymetli hemşehrilerim?

07.01.2011

Yazının yayınlandığı websiteye gitmek için tıkla!

Şükrü Saraçoğlu Bir Faşistti

Galatasaray’lıyım!

Fenerbahçe ile ne bir yakınlığım var.. Ne de ellerinde borazanlar, boyun damarlarını patlatırcasına galiz küfürler bağıran holiganlar gibi bir alıp veremediğim..

Olanı olduğu gibi kabullenmeyi de bilirim. Bunu söylemekteki maksadım; Fenerbahçe gibi yabancıların ‘Block buster – Gişe yıkan’ dedikleri hem spor hem de ticari bir devin karşısına geçip gülünç şovalyelik yapma derdinde olmadığımı da belgelemek!

Yani bu yazı aslında Fenerbahçe Spor Kulübü’ne kara çalmak için yazılmamıştır, hele ki taraftarı hatta üyesi onca arkadaşım olduğu halde…

Galatasaray sağlığında rahmetli Metin Oktay’a gerektiği saygı-değer-özen artık adına her ne derseniz gösterememişken, Sarı Lacivertliler efsane ismi Lefter Küçükandonyadis için bütün olanaklarını seferber etti.

Bravo! Cidden. Bunu her kim yaptıysa, kimin fikir veyahut organizasyonu ise herşeyden önce bir futbolsever olarak kutluyorum!

Tedavi gördüğü hastanede 86. Doğumgününü kutlamış, durumu iyiymiş. Ajansa düşen fotoğraflarına bakıyorum, mutlu-hınzır-tonton bir ihtiyarın tebessümünü görüyorum.

İsa seni korusun Lefter Küçükandonyadis, haftabaşında taburcu oluyorsun. Bu kısıtlı köşeye hayatını sığdırmaya çalışmayacağım elbette. Sen biliyorsun, Türkiye’nin en travmatik dönemlerinde bir gayrimüslim olarak çektiklerini. Ama bunu ötesinde bildiklerin de var elbet, o dönem hep azınlıklar için talihsizliklerle dolu gibi betimlense de aslında Müslüman veya gayri Müslim ayrımı yapılmamıştı. İslami görüşlere sahip olanlar da ezilmiş, namaz kılanlar fişlenmeye başlanmış, hatta Varlık Vergisi denen müsibet Müslümanlar’ı da kapsamıştı.

Rıdvan Akar’ın Aşkale Yolcuları kitabını bulun, alın, okuyun. Tarihin o döneminin portresini geniş bir perspektifte göreceksiniz.

Ama biz konuyu dağıtmayalım. Fenerbahçe’nin neredeyse futbol mabedi sayılan stadına ismini veren Şükrü Saraçoğlu’nun kim olduğunu hiç merak ettiniz mi?

Eski başbakanlardan biri! Kulübün eski başkanlarından biri! Tüm bilinenler bu halkın gözünde.

Ne var ki unutturulmak istenen anılarda Şükrü Saraçoğlu ‘Biz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız’ diyecek kadar katıksız bir ırkçı…

Yüzlerce Turancı’yı canlı canlı tabutlara sokan işkenceci bir Misak-ı Milli diktatörü…

Varlık Vergisi’nin getirerek Müslümanlar, sonradan Müslüman olanlar ve özellikle de azınlıkların mallarına göz diken bir siyasi oportünist…

Ve vatan haini! çok iyi bir Almansever olan Şükrü Saraçoğlu (Bkz. Korkut Boratav, 100 Soruda Türkiye’de Devlet’çilik,Gerçek Yayınevi, İstanbul 1974), Kafkasya’daki Türki topraklarda tatbikat yapan Nazi Orduları’na yardımcı olması için Türk subaylarını göndermişti…

Ve son olarak da çalışma zorunluluğu yalnızca gayrimüslimlere uygulayan şoven milliyetçi bir sadist… (Boratav, sayfa:348 ve İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul 1994, Cilt 7, sayfa: 369)

İmralı Cezaevi’ni de kurmuştur kendisi, belki bunun için teşekkür edersiniz anısına!?

Bizde siyasi büyüklerin (!) isimlerini bulvar, cadde, sokak (isterse çıkmaz olsun) hatta neredeyse köşebaşlarına verme alışkanlığı, yalakalığı (!) var, bu huyumuzdan kurtulamıyoruz.

Gönül ister ki Fenerbahçe Stadı olsun o mabedin adı veya Lefter Küçükandonyadis Stadı veya Özgürlük veyahut Kardeşlik vs vs…

Ama lütfen bir zalimin adı değil.

Fenerbahçe, Dünya Şampiyonluğu ünvanını voleybolda da olsa cebine koymuş…

Allah’ın Brezilyalı’sına ‘Fenneybeçce’ dedirtecek kadar ismini geniş satıhlara yaymış…

Saysak saydığımızla yetinemeyeceğimiz bir kulüp.

Ben bunu bir Galatasaraylı olarak itiraf ediyorum.

O stadın ismi üzerindeki kan damlalarını görenler bilenler de benim kadar cesur olabilecek mi?

Not : Dereağzı Tesisleri’nin adı Lefter Küçükandonyadis Tesisleri’dir. Bir kez daha tebrikler Fenerbahçe!

24.12.2010

Yazının yayınlandığı websiteye gitmek için tıkla!