Ellerimi kes,
Senden başkasına yönelmesin..
Gözlerimi oy,
Senden başkasını görmesin..
Dilimi kopar,
Senden başkasına seslenmesin..
Kulağımı sağır et,
Senden başkasını duymasın..
Bacaklarımı al,
Senden başkasına yürümesin..
Aklımı parçala,
Senden başkasını düşünmesin..
Beni öldür,
Senden başkasına varolmasın…
Orda otururken izlediğim dünyayı anlamlandırmayı denedim; bir amaç mıydı hayatı yaşanır kılan yoksa amaçsız yaşamak mı insanı kamçılayan?
Sıfatsızlığından utanarak kendisini bir rotaya kanalize eden bilinç ne mutlu, benim böyle bir lüksüm yok, en azından şimdilik.. Gayesizliğini anafikir edinene ise ne yazık, avareliğinin fırınına bir kürek odun da kendi elleriyle atıyor.
Şu halde ben düstursuz uyandığım bu hayat formunda bir yön tayin ederek kendimi rotalandırmaya teşebbüs etmekle doğru mu yapıyorum, bu beni erdemli mi kılıyor. Aksi halde kaderimin –ki o da varsa- pervasızlığını kuyruğundan yakalayıp rüzgarı mı takip etmeliyim, hakkımda en iyi karar ne olabilir?
- Sadece Cennet’in vadisinde yetişen bir çiçek...
- …Hı… Afedersin?
- Bunu çok tekrarlamaya başladın.
- Neyi?
- Beni dinlemiyorsun.
- Aaah, bunu kişisel alma lütfen. Biliyorsun kafam karışık.
- Şapşal, içeride bir şey yok ki karışsın..
Kıkırdadın, bu acizliğim seni hayli eğlendirmişti. Madem öyle neden yanımdasın? Git benden öteye ve beni savrulmuşluğumla bırak. Eğer nefesin nefesime birkaç karış ötedeyse, orada bulunma nedenin biraz da özgür vicdani tercihin değil midir? Öyleyse bana mı gülüyorsun kendine mi?
- İsmimin anlamı.. Neydi adım?
- Melis.
- Aferin! Bunu sevdim. Ama bana karşı olan konsantrasyonunu biraz daha yukarılara çıkarmalıyız.
- Denerim.
- Deneme, yap! Denemek, yapmaya cesareti olmayanların uyduruk girişimidir. Çıkabilecek ilk zorlukta en kestirme yoldan sıvışmayı da beraberinde taşır.
- Yedikçe açılıyorsun..
- Böyle şirin göründüğüme bakma.. Ben akıllı bir kızım!
- Öylesindir.
- Ne demişler? ‘Ağzında bal olan arının kuyruğunda da iğnesi vardır.’
- Rutin gözlem ile açıklanabilecek bir tespit bu. Pek derin bir yan göremiyorum.
- Aman kıçımın kenarı. Sen kim Tolstoy kim?
- Görmek zorunda olduğumuz biri mi? Şu Niyazi Bey gibi?
- Ben seni yerim yaa…
Uzanıp yanaklarımı sıktın. Hesabı ödeyip kalktık. Ben ödedim. Bir erkek yanındaki kadına yıkmamalı hesabı. Çok çirkin bir davranış. Benim gibi hafızası hatta kimliği bulunmayan bir adam için bile. Çantandan –amma büyüktü- bir ayna çıkarıp rujunu kontrol ederken dudaklarını emercesine birbirine sürmen, kirpiklerini düzeltip saçlarına seri el hareketleriyle şekil vermen ve dişiliğinden emin olduktan sonra kafeden dışarı ilk adımını atman.. Hepsini an be an izlerken seni aklımın fotoğraf hafızasına kazıyordum.
Benim senden başka anım yok ki, bunun için elimden başka bir şey gelmiyor.
- İçeride her ne olacaksa sonuna kadar yanındayım, merak etme.
- Moral motivasyon için teşekkürler.
- Domuzlaşma.
- Peki.
Dar sokağı karşı kaldırıma doğru adımladık, çantanı hangi koluna asacağına karar veremedin. Elimle cebimdeki kartı bir anahtarmış gibi sıkı sıkıya tutuyordum, onu bükmemeye ve kırmamaya dikkat ederek. Hangi kapının kilidini açacaksa anahtar, gireceğim odada bulabilecek miydim yanıtlarımı.. En korkuncu ise o kapının bir labirent silsilesinin girişi olmasıydı, ne bir pusula ne de bir kılavuz, kaybolmaya en güzel aday sayılabilirdim karanlık tünellerde..
- Sağ adımınla gir.
- Sebep?
- Ya sorma işte, küçüklükten kalma batıl bir şey.. Annem öyle öğretmişti.
- İşe yaradı mı peki?
- Annem öldü!
- Ben solu deneyeceğim.
- Arıza yaa…
Cesaret edemeyip, sağ adımımla içeri girdim, bunu gördün ve yanaklarının bombesi sessiz tebessümünle küçük bir tepecik gibi şişti. Uzun dar bir koridora açılıyordu kapı, sıra sıra dizili dükkanlarda envai çeşit kitap raflara ve kapı önündeki tablalara dizilmişti. Kitap kokusu, yazarın fillere ezdirdiği çimenleri cümle olarak sayfalara nakşettiği sarı saman zeminli hayaller arenası.
Kartı çıkardığımda sen de meraklı bir fındık faresi gibi boynunu uzatıp baktın.
Niyazi Bey
Sahaf
No:13
No:13
Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!