Ben Dünyalı'yım.
Maalesef.
Karganın Günlüğü
17 Mart 2015 Salı
11 Ekim 2012 Perşembe
KİMSE - 15
- Saçmalama, onu sen öldürmedin.
Evet buydu duymak istediğim. Yani çok şey vardı da şu
an için öncelik bu rahatlatıcı çağrının yankısındaydı, içim ferahladı mı desem,
çevremdeki tüm halüsünatik sanrılar uçup gitti. Bir duvarın dibine sinmiş, yağmurda ıslanmış bir
köpek yavrusu gibi ürkektim ve titriyordum.
- Vakit yok, atla.
Herşey filmlerdeki gibiydi. Önümde bir araba durdu,
kapısı açıldı. Sürücü koltuğunda yaşlı bir adam vardı, yaşlanmışlığı bilgiyi mi sembolize
ediyor ölümü mü kestiremedim. Ama bana o kadar kararlı seslenmişti ki, duymazdan gelme şansım
yoktu. Üstelik birilerinden kaçıyordum ve buralardan uzaklaşmama yardımcı olacak herkese
minnet edebilirdim.
- Birazdan burda olurlar, seni ele geçirirlerse hiç
şansın kalmaz.
İkna oldum! Zor anlarda daha zor durumlara karşı
uyarıcı nitelik taşıyan hiçbir daveti geri çeviremezsiniz. Arabaya binip kapıyı kapadım, ıslak
pantolonumla,ki koşarken bir su birikintisine mi dalmıştım acaba bu nasıl bir
ıslanmaydı, kurtarıcımın koltuğuna oturunca biraz utandım. Ayıp etmiş sayılır mıydım? Esasında
kimlikten yoksun, cinayet zanlısı, gidecek yeri de bulunmayan biri olarak ayıp/nezaket
ekseninin dengesine dikkat kesilecek halde değildim. Koyverdim kaygılarımı ve kendimi. Ohh,
böyle çok güzel.
Dünyayı vampirler ele geçirmeli! Bu savımı şimdi
geliştiriyorum, bana şans dileyin. Günlük hayatın kaygılarından tamamen arınırız, üstelik
öldürmek de kan emiciliğin doğal bir ritüeli olduğundan kanunların boyunduruğundan ve
yaptırımından da hükmünü yitirir. Yalnız karşılaşabileceğimiz tek sorun avcı sayısının, kurban
nüfusundaki azalıştan etkilenmesinin önüne geçmek. İnsan tarlaları mı kurmalı, varlığının
tek amacı kan üretmek ve efendilerini beslemek olan bünyeler? Biz vampirler de, fikrin sahibi
olarak kendimi seçkin sınıfa dahil ediyorum, canımız çektikçe gidip besleniriz. Bir nevi
kanlı sosyalizm, mülk edinmene gerek yok zira tek potansiyel kan ve kaynak da herkese açık?
Emenlerin mutluluğu düzenin sürekliliğinde yatıyor, tarlalarda bol bol insan
yetiştir ve kıtlık yada yokluk tehlikesi böylelikle ortadan kalksın. Yine de emilenlerin
penceresinden bakınca, günümüz koşullarına kıyasla çok da değişen birşey yok, şu an caddelerde
yürüyen milyonlar insan kanını değil fakat hayatını emdiriyor sistemin sahiplerine! O halde
şöyle diyebilir miyiz; kendilerine sosyalist olan vampirler, bekaalarının devamlılığı için
kitleleri kapitalist sistem ile idare eder. Saçmalıyor muyum? Aklı gidip gelenler bile benden daha şanslı, benim
aklım hep gidik!
- Onların seni yakalamaması gerek. Kızın ölümü bahane.
Ölmesi yada kalması umurlarında değil ama seni köşeye sıkıştırabilmek için iyi bir
gerekçe oldu.. Ölümü.. Yani öldürülmesi gerekiyordu ve öyle de oldu.
Melis'in öldürülmesi bu kadar sıradan bir açıklamayı mı hak ediyordu? Aslına bakarsan her insanan ölümü basittir, yaşar ve ölürsün. Ölünce ölmüşsündür, bitti, susan ve son kez uyuyan beden artık bir karakterden yoksun et yığınına dönüşmüştür. Derken o bedenin değil, bedenin taşıdığı kişiliğin önemli olduğunu, o kişiliği sevdiğini veya sevmediğini anlarsın. Ölüm bu kadar basittir eğer işin et kısmına bakarsan.
Melis'in öldürülmesi bu kadar sıradan bir açıklamayı mı hak ediyordu? Aslına bakarsan her insanan ölümü basittir, yaşar ve ölürsün. Ölünce ölmüşsündür, bitti, susan ve son kez uyuyan beden artık bir karakterden yoksun et yığınına dönüşmüştür. Derken o bedenin değil, bedenin taşıdığı kişiliğin önemli olduğunu, o kişiliği sevdiğini veya sevmediğini anlarsın. Ölüm bu kadar basittir eğer işin et kısmına bakarsan.
- Üzülmüşsündür sen şimdi. Kendince haklı olabilirsin
ama şöyle düşün. Onlar senin peşindeydi. Sana ulaşamadıkları için kızı öldürerek
sana mesaj verdiler. Sıradaki sensin! Asıl hedef.
Eski ve kirli bir arabaydı. Arka koltukta bir sürü
kağıtlar, kitaplar, birkaç dosya, bir mont, kahverengi deri bir evrak çantası, bazı ıvır
zıvır şeyler.. Yaşlıca bir adamdı, 55-60 arası diyelim. Birkaç günlük kırlaşmış sakalları ve
seyrelmiş beyaz saçları.. Gri bir gömlük giyiyordu, altında da eski bir kot pantolon..
Yüzük yok. Sağ kolunda eski usul bir saat, kurmalı.. Arabada radyo falan açık değildi.
Duyduğumuz sadece motorun sesiydi.
- Sen kimsin?
- Bunu sormakta geç kalmadın mı? Seni kurtaran kişiyim,
yetmez mi? İsmim ne işine yarayacak?
- Melis'i ve sanırım beni bildiğine göre.. Beni bilenin
kim olduğunu bilmek de hakkım sanırım?
Bana bakarak güldü. Biriniz de ciddi ciddi bakın bana
be. Karım olduğunu iddia eden hatun, Melis, karşıma çıkan hemen herkes ve bu ihtiyar. Alay
edilecek bir yanım mı vardı, biri bana acilen yanıt vermeli.
- Adım Niyazi.
- Niyazi?
- Evet. Sahafım. Yani bir sahaf gibi görünmem
gerekiyordu ve ben de ona uygun davranıyordum.
- Ben...
- Biliyorum, beni arıyordun.
- Öldüğünü söylediler.
- Öldüm.
- Nasıl yani?
- Bir yerlerde, bir yaşam formunda, takvimi bu hayatın
birimi ile ölçülmeyen diyarlarda ölmüşümdür. Aynı anda her yerde yaşıyamazsın.
- Manyak mısın sen?
- Bir boyutta var olman için diğerinde ölmen gerekir.
- Bana bak, daha önce de böyle zırvalıyordun boyut
moyut.
- Daha önce?
- Seninle tanıştık. Ama daha yaşlıydın?
- Seni ilk kez görüyorum. E hani ölmüştüm?
- Anlamıyorum ki. Birşey oluyor ve hemen sonra o şey
puff uçup gidiyor. Tanıştık seninle, sonra bir dışarı çıktım geldim. Ölmüşsün.
- İlginç.
- Evet hatta karım falan da...
- Karın? Evli olduğunu bilmiyordum.
- Ben de bilmiyorum.
- Melis?
- Hayır, Melis karım değil. Yada öbürü değil. Uff...
- Tamam sakinleş.
Başım öyle bir ağrıyordu ki şakaklarımdaki depremin
derecesini ölçecek birim yoktu henüz.
- Onlar kim?
- Kim kim?
- Onlar dedin ya. Peşimdeki polisleri kasdetmediğini
ikimiz de biliyoruz.
- Erkler!
- Neyler neyler?
- Erkler. Yani düzenin sahipleri. Gidişatın rotasını
onlar belirler ve yaşanacak her aksilik gidişatın çizgisini saptırır. Sen de
yolun tam ortasındaki bir taşsın onlar için.
- Bu 'onlar'ın bir ismi var mı?
- Çook. Yine de onlara kısaca Güç diyebiliriz.
Kontrolsüz kalan acı güç.
- Macera filmi gibi. Şimdi ben dünyayı falan mı
kurtaracağım?
- Götünü kurtar sen önce.
- Ayıp olmadı mı ihtiyar?
- Seni duvar dibinde titrerken bulduğumu unutma.
- Biliyoruz! Ama senin sen olduğuna halen emin
değilim.
- Bu hiç önemli değil. Odak noktamız sensin. Seni
hayatta tutmamız gerek.
- Niçin? Yani beni neden istiyorlar? Galiba dümenlerine
çomak sokuyorum. Peki yaşarsam ne değişecek?
- Ölürsen hayatın rutini, yaşarsan kaosun kendisi hakim
olur bu evrene.
- Esrarengiz geliyor kulağa ama kendimi önemli biri
gibi hissettim.
- Önemsizsin, önemli olan evren, önemli olanın
devamlılığı için önemsizin imha edilmesi gerekir.
- Pardon ama önce bir iyilik istesem? Kimim ben, yani
kim olduğuma dair o kadar çok konuştun ki hiç değilse adımı falan
söyleyebilirsin çünkü hiçbirşey bilmiyorum kimliğime dair.
- Senin adın yok. Sen Kimse'sin!
- Kimse? Saol. Sen de Herkes misin?
- İnsan bedeni maddedir. Sen ise antimaddesin. Varlığın
yokoluşu.
- Deminden beri buna benzer şeyler geçiyor kafamdan.
Tuhaf. Hani aklımı okudun derdim de, aklımın pek yerinde olduğu söylenemez.
- Bu zaman diliminde şu anda hiçbir insan senden önemli
değil.
- Vay canına. İsimsiz zaman kahramanı. Eşittir ben!
Neyse ki Melis'in katili değilim.
- Çok yakında herkesin katili olabilirsin ama!
- Çok da tın.
- Melis'i sen öldürmedin ama senin yüzünden öldü. Eğer
Onlar sana ulaşamasaydı yine ölecekti ve bu kez katili sen olacaktın. Şimdi
aklın başına geldi mi?
Yolun geri kalanı boyunca sustuk. Eski binaların
ağırlıkta olduğu fakir bir muhitti. Arabadan indim. Sevindim, Melis'i ben
incitmemiştim. Üzüldüm, böyle bir ihtimal ilerde gerçek olabilirdi. Utandım
çünkü güvenilmeyecek bir adamdım. Evet, ben Kimse olmayı hak ediyordum. İtiraz
etmeye hakkım yoktu.
- Dışardan yemek söyleriz, ev de biraz dağınık. Artık
kusura bakmayacaksın. Ama Kimlikler seninle tanışdığına çok mutlu olacak.
- Kimlikler mi?
- Evet, varolduğu tüm boyutlarda bir isme ve kurulu bir
yaşama sahip olan insanlar.
Benim bir adım bile yokken adamlar boyut boyut gezip
bambaşka hayatlar sürdürebiliyordu. Bu nasıl bir seçilmişlikti, Kimse, sen ola
ola Kimse ol..
Üstelik yanında da kimse olmasın.
Melis bile...
Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!
Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!
28 Eylül 2012 Cuma
KİMSE - 14
Peki ya ben öldürdüysem?
Koşuyordum. Ayaklarım koşarken aklımın kıyısına çapraşık anıların dalgaları vurdu, su soğuktu, çok soğuk.
İyi de benim anım yok ki, olmasını benim kadar kimse isteyemezdi, bir adamın geçmişinden yoksun kalması ya Cennet'ten bir hediyedir yada Cehennem'den bir lanet.
Bu saçmalık da nereden aklıma gelmişti ki? Koşması, kaçması gereken adamdım o an; işlemediği bir suçla itham edilen zanlının umuda ve özgürlüğe kaçışı gibi.
Koşuyordum ve kendi ayak seslerimden başka dinlediğim tek şey ardımdan gelen gürültüydü, o azaldıkça ben daha mutlu olacaktım. Ayaklarım ve beynim aynı eksende değildi, aşağısı beni özgürlüğüme kaçırırken yukarıda bir yerlerde kanlı teorilere saplanmıştım.
Ya Melis'i ben öldürdüysem?
Yatakta bana bakıyordu ve gözlerinde öyle yumuşak bir hal vardı ki, bir kadının o narin duruşunu ne kuğular taklit edebilir, ne de zürafalar. Gülmeyin, bence her ikisi de son derece elit hayvanlardır. Ayaklarım kıçıma vururcasına koşarken bulabildiğim en yakın örnekler bunlar. Bir ara size Siyam kedilerini de anlatırım, vahşi ve büyüleyici, aşık ama aldatmaya her an eğilimli. Bu yüzden siz kuğuları ve zürafaları kabul edin şimdilik, işte Melis de yattığı yerden bana öyle bakıyordu. O kadar güzel, öyle savunmasızdı ki ona zarar verme isteğim tavan yapmıştı. Birini öldürmek.. Kendini savunamayacak birini gebertmek. Sen ne yaparsan yap; o senden kaçamayacak, bırak kaçmayı karşı dahi koyamayacaktır. Öldürmenin sanatı olsaydı örümcekler bu eylemin duayeni olurdu. Kurbanını ağlara sarıp, boğan, zehirleyen ve sonra da yudum yudum emen profesyonel katiller.
Melis de benim ağıma takılmıştı belki de ve teslim olmayı seçmişti. Debelenecek ne var ki zaten. Yalnız onun canını yakmak için geçerli bir nedene ihtiyacım var, aksi halde kişiliksiz bir katil olmak istemem.
- Neden öldürdün?
- O an canım çekti.
- Neyi?
- Öldürmeyi.
Öldürmek için öldürmek ile avlanmak için can almak arasındaki farkı ben bile görebiliyorum, evet, aklım gidip gelse de bazı şeyleri notlandırmaktan eksik veya geri değilim. Beni bu kadar da küçük görmeyin, sizi çok şaşırtabilirim. Bir de kendimi şaşırtabilsem.
Hala kaçıyordum. Kaç sokak geçtim, kaç bahçenin çitinden atladım, bir duvarın dibine sinip soluklandım, ayak seslerini dinledim, bana merakla bakan iki köpeği taş atıp kovaladım. Kalkıp koşmaya başladım yine.
Melis'in saçları omuzlarına dağılmıştı, yanık teninde kadınlığın çağrısı vardı, normal bir adamın asla kıyamayacağı masumiyet. Melekler de böyle midir, insan onlara zarar veremez değil mi? O halde ben hayvan mıyım? Hayvansı karaktere sahip bir insan, daha da kötüsü teamülünü yozlaşmaya rotalandırmış amaçsız bir avcı? Melis'i avlayacağım da ne olacak, ne geçer elime, ondan başka neyim var ki sevilecek? Sempatikti şerefsiz, böyle minik, varlığı lolipop gibi ağızda dağılır ve geriye yutkunması zor bir posa bırakmaz. Ferahlatır seni, evet, karamelli şeker gibi. Doğru, güzel kadınlar karamel kokar. Bir kadında baharat kokusu alıyorsan kaçmalısın, erkeklerin anlamadığı bu.
Kaçıyordum, artık koşmayı bırakmış sadece hızlı adımlarla hareket ediyordum ki paniğe kapılarak kendimi ele vermeyeyim. Kalabalık bir caddede işine gücüne giden, alışverişe çıkmış, randevusuna yetişmeye çalışan, vitrinlere bakan, elinde telefonla konuşarak yürüyen yüzlerce binlerce insan. Al işte bunları öldür. Gebert. Bir insanın ölümündeki dram, ardından bırakacağı his ile eş orantılıdır. Ne kadar çok üzecekse seni ondan akacak kan, o derece korumalısın kurbanını.. Aksi halde damarlarının geçtiği eklem yerlerini keskin bir bıçakla doğrayıp başlarsın işe.
Ben bunu nereden biliyorum?
Dirseğin iç kısmındaki kalın damara sert bir kesik ve üç dakika içinde vücuttaki kanın yüzde 30'u akar. İnsan kansız kaldıkça cildinin rengi çok soluk bir beyaza döner. Ölümün geldiğini böylece anlarsın. Fazla canı yanmaz ama.. Kan kaybettikçe tansiyonu düşeceğinden bir süre sonra bayılır.. Uyuyarak ölmek. Bu son derece merhametli bir avlanma biçimi.
Ben bunu nereden biliyorum ki?
Ya lanet olsun Melis'i ben öldürmedim.
Bende bana dair hiçbirşey yok, o kız ise beni adlandırabilen tek olgu, nasıl göz yumabilirim ki ölümüne?
Onu ben öldürmedim.
Bana bakmadı en savunmasız haliyle ve bu beni tahrik etmedi. Sapık mıyım ben? Şaha kalkan avlanma güdüm ile ceketimin iç cebinde saklı silahı çekip ard arda ateşlemedim. Kafasına, göğsüne ve boğazına isabet eden her kurşunda sıçrayan kan duvara fışkırıp ölümün imzasını atmadı. Ben yapmadım.
Ben yapsam, hadi diyelim ki ben yapsam, böyle birşeyin üzerine gidip de bira mı alınır? Biraz cips, biraz çukulata? Ne yani ölüm beni acıktırıyor mu, sosu kan olan bir ziyafetle mi ödüllendireceğim yaptığım eylemi?
Kaçtığıma göre ben öldürdüm. Suçlular kaçar.
Yooo gayet tabii ki masumlar da kaçar. İşlemediğin bir suç için neden kendini feda edesin mi?
Keşke makul mantıklı bir muhakeme yeteneğim olsa. Ben daha düşüncelerime bile hakim değilim.
Çok üzüldüm ama. Onun ölmesi benim için acı. Ben öldürdüysem şayet bu daha da kötü, hayvanlığımın brutal pençeleri ile ona dokunmamalıydım. Şefkatli kucağına buz gibi ölümü bırakmamalıydım bir bebek gibi, o bebek göğsünden hayatı emdikçe Melis'in.. Canı tükenecek fedakar annenin ve kadının gözleri kapanacak bir daha uyanmamak üzere. O bebek benim günahlarımın her sabah yeniden dünyaya gelen hali ve büyüyüp bir adama dönüştükçe beni içine alacak bir karanlığın da tek hükümdarı olacak. Kendi coğrafyasına yabancı bir gezgin gibi dolanacağım karanlıkta, ne bir pusula ne de bir fener.
Melis, inan bilmiyorum seni öldürüp öldürmediğimi. Ama yaptıysam bunun seninle ilgisi yok. Hata tamamen bana ait.
Affet beni!
Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!
20 Nisan 2012 Cuma
KİMSE – 13
Rüzgâr bazen şarkılarda eser ve notalar birer
yağmur damlası gibidir kulaklarına düşen... Pasajın karşısındaki büfede raflara
bakınıyorduk seninle.
- Aaa, badem şekeri.
- Ne?
- Ney değil zurna! Badem şekeri işte…
- Hani su istiyordun?
- Tamam, badem şekeri de istiyorum. Bana badem
şekeri alır mısın? Lütfen…
Koluma sarıldın, bedeninin hafifliği ile bana yaslanman ne hoştu o an için.
- Ben çok severim badem şekerini. Hep alırım, bazen yemek yerine bunlarla doyururum karnımı.
Küçük, top şeklinde çukulatacıklar. Badem tanesinin üzerine giydirilen aromalı katkının dış çevresi de çukulataya bulanınca ortaya bu komik şeyler çıkmış. Bana ayaküstü bunu anlattın. Kelimeleri yutarak konuştuğundan, duyabildiklerimi birleştirip ortaya sana ait cümleler çıkarıyordum, seni anlamak zor ama anlamlandırmak imkânsızdı, bitmeyen enerji huzmesinin sempatisiyle idare ediyordun durumu. Bu da sensin işte, fazlasını aramak yersiz.
Beyaz olanların bulunduğu kocaman bir kavanoz, onun yanında rengârenk versiyonlarını sergileyen bir diğer kavanoz…
- Ya beyaz değil, onlar sade.. Ben bunları seviyorum!
İşaret parmağının arsız tavrıyla renkli olanları gösterdin. Satıcı bir sana, bir bana bakıyordu, top yerine şekerlemelerin kullanıldığı bir flört tenisini izler gibiydi hali.
- O zaman biz şu renklilerden bir kilo alalım lütfen.. Ne kadardı?
Büfeci adam siparişi hazırlamak için elinde kürekimsi minik bir aletle kavanoza dalarken, elimi cebime attım ama beni durdurdun.
- Ya saçmalama, kim yiyecek bir kiloyu? Ben az bir şey yerim zaten. 100 gram yeter.. 150 olsun! Sen de yiyeceksen, ona göre söyleyelim.
Azıcık çukulata için miydi kocaman yaramazlığın, kese kâğıda doldurulmuş badem şekerlerini aldık, parayı ödedim ve büfeden çıktık nihayet. Bir sigara yaktım, içiyor olmam sağlığa zararını inkâr etmemi gerektirmez, bence kimse sigara içmemeli, ben bile!
- Arabayı alıp geleyim mi ben?
Ona da peki. Bir süre orda bekledim seni ve daracık sokakta kaybolduktan sonra dörtnala bana geri döndün. Bindim, şehrin geldiğimiz yakasına sessiz bir yolculuktu, seni sıkıştıran taksiciye küfür edişine gülmem ve senin de bana muzipçe bakman dışında. Kaldığım yere -pansiyon?- vardığımızda badem şekerinden kalanı girişte hareketsiz oturan oğlana verdin. Saatlerdir öylece duruyor muydu o?
Birlikte odaya çıktık, ben ceketimi çıkarıp astım, sen de çantanı bir köşeye bıraktın. O birkaç saniyelik sessizliğin ardından birbirimize sarıldık. Ya seni öpmek çok güzeldi veya ben hayatımda ilk kez öpüşüyordum. Daha bu sabah kendime uyandığım için bu ikilemin hangi tarafında durduğuma net bir yanıt veremem. Ayakta birbirimizi soyduk. Evet, minik bir bedenin vardı, omuzlarına dökülen saçlarına doladım parmaklarımı, nefesin yanağımda dalgalanıyordu. Kucağıma aldım ve yatağa yatırdım seni, hafiftin, tüy gibi kondun çarşafa. Çıplak kadınlığın, giyinik genç kızlığının şirinliğinden çok daha cesur ve davetkârdı.
Göğüslerine, kadınlığının üzerindeki tüylere, nefes aldıkça inip kalkan karnına baktım. Beni kendine çektin. Öyle bir sarıldın ki bacaklarının arasında son hamlemi yaptığımda tek bedende iki farklı insan ama iki ayrı yaşam çizgisinde tek bir arayıştık artık; sen beni değil bir bilinmeyeni almıştın içine ve şu an kara deliğin emdiği yıldızdım sadece. Bir yok oluştan bir varoluş peydahlanır mı bu evrende?
Ömürler dolusu sürdü sevişmemiz, bittiğinde
bir tavşan gibi sırtını kamburlaştırıp gözlerini kıstın ve yarı uyku moduna
geçtin. Kalkıp duşa gittim, suyun arındıran sıcaklığında beş dakika ve geri
döndüğümde gözlerin açıktı.
- Bira alsana. Biraz da cips. Acıktım.
- Acıktıysan adam gibi yemek ye, üzerine
içersin.
- Yok ya, öyle uzun boylu aç değilim.
- Sen bilirsin.
- Böyle kıvrım kıvrım olanları var. Onlardan
istiyorum.
- Adı madı yok mu?
- Ya ben paketin üstündeki resme bakıp alıyorum.
Böyle kıvır kıvır. Satıcıya sor o bilir.
- Baş belasından başka bir şey değilsin.
- Sensin o.
Giyinip çıktım. Caddenin başında bir market olduğunu görmüştüm. Bir sigara daha yaktım, yarım sigara içimi uzaklıktaydı market, böylece az da içmiş olacaktım. Hava güzeldi, kuşlar falan vardı tepede uçuşan, bilmediklerime dair kafa yorarak şu anın sükûnetini bozmayacaktım.
Yarısı içilmiş sigaramı kanalizasyon mazgalından aşağı sallandırıp markete girdim. Satıcı kıvrım kıvrım cips bilmiyordu, o yüzden dört beş çeşit aldım, hangisini beğenirse… Yanında da birkaç bira, bir paket light sigara, biraz çukulata, poşetlenmiş kuruyemiş, gözüme hoş görünen şekerlemelerden de ekledim listeye. Geri dönüş yolu da mutlu bir parkurdu benim için.
Binaya yan taraftaki diğer kapıdan girdim. Alt katta her şey aynıydı ama yukarıdan sesler geliyordu, yere sertçe vurulan topuklar, bağıran bir kadın sesi, yüksek sesle konuşan bet sesli adamlar. Kim duysa bu çirkin gürültüyü endişelenirdi, hızla çıktım merdivenleri. Bir kat, bir kat daha, sesler odamın bulunduğu kattan geliyordu, evet! Merdivenlerin son basamağına gelmeden durup baktım. Danışmadaki salak oğlan, pansiyonun sahibi şişko kadın, yan odalarda kalan garip tipli komşular, fenalık geçirme rolüyle ilgi odağı olmaya çalışan yaşı geçkin bir kadın… İki polis, hayır üç, lanet olsun ki benim odamın önündeler. Biri not alıyor, diğeri ise odaya bir girip bir çıkıyor.
- Ne zamandır burada kalıyordu?
- Hakkında ne biliyorsunuz?
- Bize tipini tarif edebilir misiniz?
- Girişteki kamera görüntülerini inceleyelim.
- Kızın üzerinden kimlik çıkmadı amirim.
- Hunharca bir cinayet.
- Siz hiçbir şey duymadınız mı?
Poşet elimden kayıp düştü. Bira şişeleri zemine vurunca minik birer bomba gibi patladı. Cipsler basamaklara saçıldı. Kalabalıktaki tüm kafalar bulunduğum noktaya dönmüştü.
- Katil.
- Pis herif. İğrenç katil.
- Ellerin kırılsın.
- Yakalayın.
- Dur kaçma.
- Gününü gösterin ona.
Daha bir dolu bağırtı arasında kaçmaya başladıysam da beynim uyuşmuş, ayaklarım yavaş çekim yaşayan bir dünyada günlük sabah yürüyüşünü yapıyor gibiydi. Melis ölmüş müydü, kahretsin, bu gereğinden fazla kötü bir durum. Yanımda olmasını sevmiştim, sıkıntıma neşe katan tek insandı. Daha da boktanı; onu cidden ben mi öldürmüştüm? Yok, canım, daha neler. Birini öldürebileceğimi sanmıyorum.
Ön kapıdan çıkamayacaktım, polisler orayı tutmuştu. Girişi dönüp koridordan bana gelen üniformaları görünce artık hızlı bir karar vermenin zamanı gelmişti. Hemen yanımdaki cam, açacak vaktim yoktu, biraz gerildim ve omzumla kırarak kendimi aşağı bıraktım. Birinci kat civarı bir yükseklikten düşmek beni öldürmez sanırım. Zemine sertçe çarptığımda soruma da yanıt aldım, birinci kat civarı bir yükseklikten düşmek epey can acıtıyor. Kalktım, polisler arkamdan gelecekti, zaten biri su borusuna tutunarak aşağı inme yolunda girişimine başlamıştı bile. Telsiz sesleri benden nefret ediyordu. Koşmaya başladım ve o an gözüme takıldı paçalarımdaki kan lekesi. Bir tarafım kanamadığına göre…
Kahretsin ya, hayır, ben yapmış olamam.. Ne olur ben olmayayım.
Melis, umarım seni ben incitmemişimdir. Umarım…
13 Şubat 2012 Pazartesi
KİMSE 12
Artık bir geçmişim de olmadığına göre, yeni bir gelecek kurmalıyım kendime…
Komşu sahaf dükkânına misafir edildiğimde bana bir iskemle verdiler, söz dinleyen küçük bir çocuk gibi sesimi çıkarmadan oturdum bir köşeye. Melis’in elindeki bardaktan birkaç yudum su içmiştim, ağzımın tadı bir avuç kireç yutmuşum gibiydi. Dükkân sahibi içerideki iki müşterinin işini aceleyle görüp bize döndü.
- Üç ay falan oldu işte, rahmetli… Sabahları en erken o gelirdi pasaja. Yok, çaycı Rasim var. En erken asıl o gelir, sonra Niyazi ağabey gelirdi. Hani bazen Niyazi ağabeyin Rasim’den önce geldiği de olurdu ama…
Melis’in öksürüğüyle zevzek kitapçı etrafında dolanmaya başladığı konunun özüne döndü.
- Üç ay falan önce bir sabah Niyazi ağabey dükkânı açtıktan sonra fenalaşmış. Eh yaşı da var tabii. Kalp krizi dediler, birkaç gün sonra da defnettik hep beraber.
Bazen gözler sorar soruları, Melis de ben de aynı şeyi merak ediyorduk. Neyse ki adam anladı derdimizi.
- Bir oğlu var, yurtdışında yaşıyor. Yıllardır görüşmüyorlardı zaten, bir tartışma geçmiş aralarında. Hayırsız, aramaz sormazdı babasını. Bulduk telefon numarasını, haber verdik, gelmedi bile cenazeye. Biz toprağa verdik rahmetliyi.
Yan yana dizili kitaplar, bazılarının sırt ciltleri dahi sararmış, aralarında yeni baskılar da var. Kimi genç kimi yaşlı, biri dün diğeri ise bugün gibi… Yarına dair bir şey yok, bir kitap da yok, bir söz de; zaman geleceği değil anı ve geçmişi kayıt ediyor defterine. Bu demek oluyor ki yaşanmayan ömürlerden bir edebiyat inşa edilemez. Gerçi bu benim neyimeyse?
- Ama sonra geldi. Cenazeden on gün sonra falan, görsen böyle züppe bir şey. Miras derdine düşmüş, avukata verdi rahmetliden kalan ev ve dükkânın satış işlerini, sonra da gitti.
Görünüşe göre Niyazi beyin acıklı hikâyesinden elle tutulur pek bir şey kalmamıştı bize.
- Nasıl biriydi peki... Bu Niyazi Bey?
Derdime ortak olduğun için sana minnettar kalabilirdim ama şu anda yalnızca derman arayan bir dertliydim. Melis sorusunu sorduktan sonra bana baktı, uzun bir aradan sonra güvenilir gelen tek tebessüm, el şaklatmak kadar kısa bir sürede huzura dalmak…
- Yani saygı gören biriydi, kimseye karışmazdı, yanlış bir hareketini görmedik. Tuhaf yönleri vardı mutlaka fakat pek bilemezdik…
- Ne gibi tuhaf yönler?
- Konuşmazdı, aslında bunca yıldır komşuyuz. Kimse onu doğru düzgün tanımazdı. Pasajın da en eskilerindendi, herkes ya satıp gitti veya kiraya verdi. Ama o kırk yıldır falan aynı yerdeydi. Birini her gün görmen o kişiyi tanıdığın anlamına gelmez. Dediğim gibi hiç birimiz Niyazi ağabey ile ilgili ayrıntı bilmezdik. Sabah ‘Selamünaleyküm’, akşam ‘Haydi selametle’…
- Ama bu dediğiniz sadece buraya dair değil, nasıl diyeyim, günümüz ilişkilerinin temel sorunsalı…
- Doğru, orası öyle de…
- Yine de bu gibi şeyler bir adamı tuhaf yapmaz ki. Öyleyse hepimiz tuhafız… Sorunluyuz…
Gurur duydum seninle bıdık, bir kadının şirin yahut ufak tefek olmasına kanmamalı, her kadın boyundan büyük bir dile sahiptir. Bense elimdeki su bardağı ile tenis maçı izler gibi Melis ile dükkân sahibi arasında akan diyalogu takip ediyordum.
- Bakın hanımefendi, nasıl desem… Sanki… Niyazi ağabey bir şeyleri bekler gibiydi. Birini… Birkaç kez ağzında gevelemişti. Beklemenin ne kadar zor olduğuna ve ömrün böyle geçmesinin zorluğuna dair… Bir de ne adresini ne telefon numarasını, hiçbir şeyini değiştirmezdi.
- Ne alaka?
- Bulunmak isterseniz kendinizi aleniyetle ifade edersiniz. Bence Niyazi ağabey birinin kendisini bulmasını kolaylaştırmak istemiş olabilir.
- Siz de amma komplo teorisi ürettiniz ayaküstü.
Gülüştüler. Gören de beni oradan tesadüfen geçerken buyur edilmiş ve konuyla tastamam ilgisiz biri zannederdi. Melis’in merakı ve adamın boşboğazlığı arasında kalmıştım, yüzde yüz izleyici konumundaydım.
- Tanıdığı ya da akrabası falan var mıydı?
Böyle pat diye lafa balıklama dalınca insanları şaşırtırsın haliyle. Adam ses tonumu duyunca afalladı, ekürim ise elinin üzeriyle minik bir yumruk attı omzuma.
- Zannetmem, inanın cenazesinde bir avuç esnaftık. Hep buradan arkadaşlar. Konu komşu, hani oturduğu apartmandan falan… Geçmişten birileri… Samimiyetle söyleyeyim kimse yoktu. Sadece biz.
Artık bir geçmişim kalmamıştı, ona ışık tutması muhtemel tek şahit de sustuğuna göre…
İzin isteyip kalktık, orada daha fazla bulunmamızın bir esprisi yoktu. Ah evet, belki bir şey…
- Şu vitrindeki resim hakkında bir bilginiz var mı?
- Hangi resim?
Hep beraber dışarı çıktık, koridorda Niyazi Bey’in dükkânının önünde duruyorduk.
- Vay canına, gerçekten de sizi andırıyor… Hatta benziyor.. Ama maalesef bu konuda bir fikrim yok. Kusura bakmayın.
Çaresiz miydik geldiğimiz nokta itibariyle? Bilmem. Bana sarıldın, sana sarıldım, birbirimize yaslanarak ilk geldiğimiz noktaya yürümeye başladık.
- Bozma moralini.
- Bozmuyorum.
- Hadi oradan, numaracı.
- Niye numara yapayım ki?
- E aradığını bulamadın.
- Bundan sonra da bulacağımı sanmıyorum.
- Ne yapacaksın peki?
- Madem bulamıyorum, o zaman yeni bir ben inşa etmem gerek.
- Delisin yaa!
- Şımarma.
- Su alalım.
- Ne suyu?
- Su işte.. İçmek… Lıkır lıkır… İlacımı içeceğim, bak kaşınmaya başladım.
Çok gergin bir gündü, ne olur gidelim ve bugün bitsin. Kollarını kaşımaya başladın hatur hutur. Arka ayağını kaldırıp kulağını kaşıyan kedi yavrusu gibiydi kaşıntının sevimli hali. Suyunu almak için hemen pasajın yanındaki büfeye girdik. Hala kaşınıyor, ara ara da bana bakıyordun.
- Üç ay falan oldu işte, rahmetli… Sabahları en erken o gelirdi pasaja. Yok, çaycı Rasim var. En erken asıl o gelir, sonra Niyazi ağabey gelirdi. Hani bazen Niyazi ağabeyin Rasim’den önce geldiği de olurdu ama…
Melis’in öksürüğüyle zevzek kitapçı etrafında dolanmaya başladığı konunun özüne döndü.
- Üç ay falan önce bir sabah Niyazi ağabey dükkânı açtıktan sonra fenalaşmış. Eh yaşı da var tabii. Kalp krizi dediler, birkaç gün sonra da defnettik hep beraber.
Bazen gözler sorar soruları, Melis de ben de aynı şeyi merak ediyorduk. Neyse ki adam anladı derdimizi.
- Bir oğlu var, yurtdışında yaşıyor. Yıllardır görüşmüyorlardı zaten, bir tartışma geçmiş aralarında. Hayırsız, aramaz sormazdı babasını. Bulduk telefon numarasını, haber verdik, gelmedi bile cenazeye. Biz toprağa verdik rahmetliyi.
Yan yana dizili kitaplar, bazılarının sırt ciltleri dahi sararmış, aralarında yeni baskılar da var. Kimi genç kimi yaşlı, biri dün diğeri ise bugün gibi… Yarına dair bir şey yok, bir kitap da yok, bir söz de; zaman geleceği değil anı ve geçmişi kayıt ediyor defterine. Bu demek oluyor ki yaşanmayan ömürlerden bir edebiyat inşa edilemez. Gerçi bu benim neyimeyse?
- Ama sonra geldi. Cenazeden on gün sonra falan, görsen böyle züppe bir şey. Miras derdine düşmüş, avukata verdi rahmetliden kalan ev ve dükkânın satış işlerini, sonra da gitti.
Görünüşe göre Niyazi beyin acıklı hikâyesinden elle tutulur pek bir şey kalmamıştı bize.
- Nasıl biriydi peki... Bu Niyazi Bey?
Derdime ortak olduğun için sana minnettar kalabilirdim ama şu anda yalnızca derman arayan bir dertliydim. Melis sorusunu sorduktan sonra bana baktı, uzun bir aradan sonra güvenilir gelen tek tebessüm, el şaklatmak kadar kısa bir sürede huzura dalmak…
- Yani saygı gören biriydi, kimseye karışmazdı, yanlış bir hareketini görmedik. Tuhaf yönleri vardı mutlaka fakat pek bilemezdik…
- Ne gibi tuhaf yönler?
- Konuşmazdı, aslında bunca yıldır komşuyuz. Kimse onu doğru düzgün tanımazdı. Pasajın da en eskilerindendi, herkes ya satıp gitti veya kiraya verdi. Ama o kırk yıldır falan aynı yerdeydi. Birini her gün görmen o kişiyi tanıdığın anlamına gelmez. Dediğim gibi hiç birimiz Niyazi ağabey ile ilgili ayrıntı bilmezdik. Sabah ‘Selamünaleyküm’, akşam ‘Haydi selametle’…
- Ama bu dediğiniz sadece buraya dair değil, nasıl diyeyim, günümüz ilişkilerinin temel sorunsalı…
- Doğru, orası öyle de…
- Yine de bu gibi şeyler bir adamı tuhaf yapmaz ki. Öyleyse hepimiz tuhafız… Sorunluyuz…
Gurur duydum seninle bıdık, bir kadının şirin yahut ufak tefek olmasına kanmamalı, her kadın boyundan büyük bir dile sahiptir. Bense elimdeki su bardağı ile tenis maçı izler gibi Melis ile dükkân sahibi arasında akan diyalogu takip ediyordum.
- Bakın hanımefendi, nasıl desem… Sanki… Niyazi ağabey bir şeyleri bekler gibiydi. Birini… Birkaç kez ağzında gevelemişti. Beklemenin ne kadar zor olduğuna ve ömrün böyle geçmesinin zorluğuna dair… Bir de ne adresini ne telefon numarasını, hiçbir şeyini değiştirmezdi.
- Ne alaka?
- Bulunmak isterseniz kendinizi aleniyetle ifade edersiniz. Bence Niyazi ağabey birinin kendisini bulmasını kolaylaştırmak istemiş olabilir.
- Siz de amma komplo teorisi ürettiniz ayaküstü.
Gülüştüler. Gören de beni oradan tesadüfen geçerken buyur edilmiş ve konuyla tastamam ilgisiz biri zannederdi. Melis’in merakı ve adamın boşboğazlığı arasında kalmıştım, yüzde yüz izleyici konumundaydım.
- Tanıdığı ya da akrabası falan var mıydı?
Böyle pat diye lafa balıklama dalınca insanları şaşırtırsın haliyle. Adam ses tonumu duyunca afalladı, ekürim ise elinin üzeriyle minik bir yumruk attı omzuma.
- Zannetmem, inanın cenazesinde bir avuç esnaftık. Hep buradan arkadaşlar. Konu komşu, hani oturduğu apartmandan falan… Geçmişten birileri… Samimiyetle söyleyeyim kimse yoktu. Sadece biz.
Artık bir geçmişim kalmamıştı, ona ışık tutması muhtemel tek şahit de sustuğuna göre…
İzin isteyip kalktık, orada daha fazla bulunmamızın bir esprisi yoktu. Ah evet, belki bir şey…
- Şu vitrindeki resim hakkında bir bilginiz var mı?
- Hangi resim?
Hep beraber dışarı çıktık, koridorda Niyazi Bey’in dükkânının önünde duruyorduk.
- Vay canına, gerçekten de sizi andırıyor… Hatta benziyor.. Ama maalesef bu konuda bir fikrim yok. Kusura bakmayın.
Çaresiz miydik geldiğimiz nokta itibariyle? Bilmem. Bana sarıldın, sana sarıldım, birbirimize yaslanarak ilk geldiğimiz noktaya yürümeye başladık.
- Bozma moralini.
- Bozmuyorum.
- Hadi oradan, numaracı.
- Niye numara yapayım ki?
- E aradığını bulamadın.
- Bundan sonra da bulacağımı sanmıyorum.
- Ne yapacaksın peki?
- Madem bulamıyorum, o zaman yeni bir ben inşa etmem gerek.
- Delisin yaa!
- Şımarma.
- Su alalım.
- Ne suyu?
- Su işte.. İçmek… Lıkır lıkır… İlacımı içeceğim, bak kaşınmaya başladım.
Çok gergin bir gündü, ne olur gidelim ve bugün bitsin. Kollarını kaşımaya başladın hatur hutur. Arka ayağını kaldırıp kulağını kaşıyan kedi yavrusu gibiydi kaşıntının sevimli hali. Suyunu almak için hemen pasajın yanındaki büfeye girdik. Hala kaşınıyor, ara ara da bana bakıyordun.
Hiç değilse şu an için mutluydum, böyle kalsın her şey bir süre.
NOT: Serinin önceki bölümleri için tıkla!
10 Şubat 2012 Cuma
Kimse 11
Sadece kaçmak istedim oradan.
Her şey benimle ilgiliydi ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bir benliğim vardır belki, burada dikilip akıl yürütmeye çalıştığıma göre de öyle, oysa tanımlanmış bir kimliğim yoktu ve bu da esasen beni tüm sorumluluklarımdan muaf tutuyor. Ne fikir yürütmelere ne de olası varsayımlara katlanmamı beklemesin kimse.. Bu part-time filozofa ve birden bire karım olan kokonaya da dayanmaya mecbur değilim. Yanıtlar bulmaya gelmiştim, soruların ağzını şişe mantarı gibi tıkayacak yanıtlar; çünkü bilinmezlikler bir su gibi döküldükçe arayışımın üzerine, kuru tek bir çabam dahi kalmayacak bu gidişle. Paçalarıma kadar yükselen huzursuzluğu tekmelemenin vakti gelmişti, kendi tablomun çığlığı olmayı birilerinin macera filmindeki ürkek kurban rolüne tercih ederim.
Elimdeki lüle taşı pipoyu –nerden geldiyse elime- yakınımdaki sehpaya bırakıp kapıya yürüdüm.
- Nereye gidiyorsun?
Sorunun asıl hedefi ben miydim, bana dair bir kaygının ifadesi miydi telaşın yoksa kehanet puzzle’ınızın bir parçasından mahrum kalmanıza dair korkunuz mu? Sen sordun, adam ise sustu, yanıt aramaya geldiğimden verecek bir cevabımın olmadığını en azından o anlamıştı.
Vitrinin boydan boya çevreleyen siyah saten kumaşın parlaklığı zamanı yutuyordu aç gözlülükle, benim bu kadar büyük iştahlarım yok. Kapıyı açıp çıkarken bana yönelen topuk seslerinin irkilten yankısına aldırış etmedim, bu derece hevesliysen sen kal o küf kokulu labirentte ve dilediğince çomakla şu uzay-zamanını.. Ben sıradan bir astronotum, Ay’a gidip gelmektir en büyük meziyetim, bir üst boyuta geçmemi beklersen seni hayal kırıklığına uğratırım. Kara deliğin ile beğendiğin yıldızı parçala ama benim küçük galaksimden uzak dur lütfen.
- Bırak, gitsin.
Hah işte, gördün mü Niyazi efendiyi? İlk kez adam akıllı bir laf etti. Dönüp bakmasam da sana, yüzünden düşen çığın bembeyaz yenilgisini hissetmek zor değildi. Çıkıp koridorun diğer yönüne yürüdüm…
Ne kaygısız bir adamdım şu an, bunu sevdim işte.
Her şey benimle ilgiliydi ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bir benliğim vardır belki, burada dikilip akıl yürütmeye çalıştığıma göre de öyle, oysa tanımlanmış bir kimliğim yoktu ve bu da esasen beni tüm sorumluluklarımdan muaf tutuyor. Ne fikir yürütmelere ne de olası varsayımlara katlanmamı beklemesin kimse.. Bu part-time filozofa ve birden bire karım olan kokonaya da dayanmaya mecbur değilim. Yanıtlar bulmaya gelmiştim, soruların ağzını şişe mantarı gibi tıkayacak yanıtlar; çünkü bilinmezlikler bir su gibi döküldükçe arayışımın üzerine, kuru tek bir çabam dahi kalmayacak bu gidişle. Paçalarıma kadar yükselen huzursuzluğu tekmelemenin vakti gelmişti, kendi tablomun çığlığı olmayı birilerinin macera filmindeki ürkek kurban rolüne tercih ederim.
Elimdeki lüle taşı pipoyu –nerden geldiyse elime- yakınımdaki sehpaya bırakıp kapıya yürüdüm.
- Nereye gidiyorsun?
Sorunun asıl hedefi ben miydim, bana dair bir kaygının ifadesi miydi telaşın yoksa kehanet puzzle’ınızın bir parçasından mahrum kalmanıza dair korkunuz mu? Sen sordun, adam ise sustu, yanıt aramaya geldiğimden verecek bir cevabımın olmadığını en azından o anlamıştı.
Vitrinin boydan boya çevreleyen siyah saten kumaşın parlaklığı zamanı yutuyordu aç gözlülükle, benim bu kadar büyük iştahlarım yok. Kapıyı açıp çıkarken bana yönelen topuk seslerinin irkilten yankısına aldırış etmedim, bu derece hevesliysen sen kal o küf kokulu labirentte ve dilediğince çomakla şu uzay-zamanını.. Ben sıradan bir astronotum, Ay’a gidip gelmektir en büyük meziyetim, bir üst boyuta geçmemi beklersen seni hayal kırıklığına uğratırım. Kara deliğin ile beğendiğin yıldızı parçala ama benim küçük galaksimden uzak dur lütfen.
- Bırak, gitsin.
Hah işte, gördün mü Niyazi efendiyi? İlk kez adam akıllı bir laf etti. Dönüp bakmasam da sana, yüzünden düşen çığın bembeyaz yenilgisini hissetmek zor değildi. Çıkıp koridorun diğer yönüne yürüdüm…
Ne kaygısız bir adamdım şu an, bunu sevdim işte.
Koridorun dibine gittikçe ışığın azalması gerekirken en uçta taptaze bir aydınlık vardı, beyaz elbiseli adamlar beni karşılayıp ‘Yeni evine hoş geldin’ dese ne de güzel olurdu. Tavandaki cızıldayan florasanların altında yürüdüm ve köşede kıvrılan merdivenlerden arka kapıya ulaştım. Ya geri dönüp seni takip edecektim ya da modern bir jungle’da sürüsünden ayrı düşen bir karınca gibi dolaşacaktım caddelerde.
Karıncalar hep bir yön bulurlar! Sokağa ki geldiğim yönün bir üst sırasındaydım şu an, adım attığımda esinti karşıladı bedenimi. Doğa da mevsimin yalnızlığı yüzünden soğumuş ve çal çene anlatıyordu depresif güncesine düştüğü notlarını. Ceketimin yakalarını kaldırdım boynumu korumak için, boşuna, birazdan başlayacak yağmur –yağmurun yağacağını arabaların altına kaçışan kedilerin memnuniyetsizce göğe bakışından anlayabilirsin- kara kalem bir dünyanın eskizlerini silecekti sayfadan. Ellerim cebimde, aklım ise cebimdeki delikten düşüp gitmişti.
- Ya manyak bunlar ha!
Bir adım geri kaçıp gardımı alabilirdim o an ama sana hazırlıksız yakalanmak daha güzeldi.
Melis!
- Adama diyorum ki benim alerjim var, kalkmış abuk subuk şeyler dayıyor önüme. Aksi gibi ilacımın ismini de unuttum, hayır dilimin ucunda, söyleyeceğim, bir türlü gelmiyor, sana da olur mu hiç öyle, ben kilitlenirim bazen…….
Acaba benim gözlerim de seninki gibi fıldır fıldır dönüyor mu yuvalarında? Burnunun ucu bana dönüktü, bakışların ise bir baykuşunki gibi etrafı tarıyordu.
- Sen sürmenaj olmuşsun! Ay bak bu lafı da yıl var kullanmadım. Neyse, hadi ne yapıyoruz?
- Neredeydin sen?
Ellerini beline koydun, sol bileğine küçük eczane poşetini geçirmiştin, üzerinde rengârenk parlak yazılar ve gülen bir bebek resmi vardı.
- Ya dedim ya sana, iki dakika eczaneye gidip geleceğim diye.
Karıncalar hep bir yön bulurlar! Sokağa ki geldiğim yönün bir üst sırasındaydım şu an, adım attığımda esinti karşıladı bedenimi. Doğa da mevsimin yalnızlığı yüzünden soğumuş ve çal çene anlatıyordu depresif güncesine düştüğü notlarını. Ceketimin yakalarını kaldırdım boynumu korumak için, boşuna, birazdan başlayacak yağmur –yağmurun yağacağını arabaların altına kaçışan kedilerin memnuniyetsizce göğe bakışından anlayabilirsin- kara kalem bir dünyanın eskizlerini silecekti sayfadan. Ellerim cebimde, aklım ise cebimdeki delikten düşüp gitmişti.
- Ya manyak bunlar ha!
Bir adım geri kaçıp gardımı alabilirdim o an ama sana hazırlıksız yakalanmak daha güzeldi.
Melis!
- Adama diyorum ki benim alerjim var, kalkmış abuk subuk şeyler dayıyor önüme. Aksi gibi ilacımın ismini de unuttum, hayır dilimin ucunda, söyleyeceğim, bir türlü gelmiyor, sana da olur mu hiç öyle, ben kilitlenirim bazen…….
Acaba benim gözlerim de seninki gibi fıldır fıldır dönüyor mu yuvalarında? Burnunun ucu bana dönüktü, bakışların ise bir baykuşunki gibi etrafı tarıyordu.
- Sen sürmenaj olmuşsun! Ay bak bu lafı da yıl var kullanmadım. Neyse, hadi ne yapıyoruz?
- Neredeydin sen?
Ellerini beline koydun, sol bileğine küçük eczane poşetini geçirmiştin, üzerinde rengârenk parlak yazılar ve gülen bir bebek resmi vardı.
- Ya dedim ya sana, iki dakika eczaneye gidip geleceğim diye.
Sana sarıldım. Şaşırdın buna, ne var ki hoşuna gitti, gülmenden değil başını göğsüme yaslamandan belliydi. Gözlerini bana dikmiş, bir karış aşağıdan ansız sevincimi izliyordun. Ayrıldık.
- Ee, adamını da bulamadık. Şimdi ne yapacaksın, dedim sana boş yere uğraşıyorsun, gel seni bir doktora falan götürelim.
- Kimi bulamadık?
Bana ilk kez korkuyla baktın, bunun başka bir adı olamazdı, sandığın şeyin aslında bambaşka bir hale dönüşmesine dair bir korku gibiydi refleksinin teşhisi.. Kaçacaktın fakat ihtimal ki bana acıdığın için yapmadın.
- Senin.. Şu Niyazi hani.
- Ne olmuş ona?
- Gittik ya dükkânına. Bulamadık.
- Nasıl?
- Kapalıydı. Yoktu…
- E daha demin..
Yine koridora daldım ama bu sefer koşuyordum. Demin hayli tenhaydı buralar, ne vakit kalabalıklaştı? İnsanlara çarpa çarpa ama bunu istemeden, çok değil 20-30 metre geride bıraktığım sahafa yetişmekti tek derdim.
- Pardon.. Afedersiniz. Pardon. Çok özür dilerim. Pardon bayan.. Par.. Ah… Müsaade eder misiniz?
Benim yardığım insan selinde sen daha sakin adımlarla yüzerek beni takip ediyordun. Dükkânın önüne geldim. Kapalıydı, içerisi neredeyse boştu ve camlar tozlanmıştı.
Sağduyuluydu sesin, hiç değilse birimizin mantıklı düşünmesi gerekiyordu.
- Dur, bir dinle, çok acele ediyorsun, böyle bir şey geçmez eline.
- Ben daha demin buradaydım.
- Biliyorum, ben de yanındaydım.
- Hayır yoktun. O adam vardı, sonra karım..
- Karın mı?
- Öyleymiş, yani o dedi, ben tanımıyorum.
- İnsanlar bize bakıyor, bir sakin olur musun, lütfen..
- Ama.. Neyi anlatamıyorum ve neden anlamıyorsun?
Komşu esnaftan biri elinde su bardağıyla çıkıp geldi. Bardağı alıp elime tutuşturmak istedin, bardak ortamızda ellerimiz kenetlendi. Su titriyordu, hayır ellerim titriyordu ve bardağı tutacak halde değildim.
- Hanımefendi, arkadaşı biraz bizim dükkâna alalım. Bir otursun. Kaybınızı anlıyoruz. Biz de çok üzüldük. Böyle şeyler insanı allak bullak eder.
Senden o anki olgunluğu hiç beklemezdim ama şaşırtıcı derecede sakindin. Zaten bana mukayyet olmanın başka yolu yoktu.
- Ne kaybı?
Önüne baktın, bardağı sıkan parmaklarımı çözmeye çalışarak.. Kırmama az kalmıştı cam bardağı, kendime daha fazla zarar vermemi istemiyordun, bunu anlayıp çektim ellerimi.
- Niyazi bey ölmüş.. Birkaç ay önce.
İşte buna gülünürdü. Hayat denilen saçmalık iç içe geçmiş hayret verici denemelerle doludur, ne kadar metin olabilirsen bu sabır testlerine o derece olgunlaşırsın; aksilik avcısı olmak gibi bir şey bu, derin nefes al ve üzerine gelen büyük-küçük tüm sıkıntıları savuştur, onlar düştükçe sen yükselirsin.
- Hadi gel, oturtalım seni biraz.
Peki, ben deliyim, hayal falan gördüm diyelim, hiç biri yoktu orada yaşanan ve olan şeylerin, uydurdum.. Ama bunu niçin yapayım kendime?
- Melis.
- Tamam, hadi biraz dinlen, fazla yordun kendini.
- Melis.
- Sonra başka bir şeyler deneriz.
- Melis.
- Efendim?
- Bak.
Kolumu kaldırabildiğim kadarıyla vitrinin bir köşesindeki resmi işaret ettim sana, çerçevelenmiş, siyah beyaz, uzun zamandır orda duruyormuş gibi bir hali vardı, üzeri toz ve unutulmuşluk ile kaplı. Çığlık attın.
Benim resmimdi o isimsiz fotoğraf!
- Ee, adamını da bulamadık. Şimdi ne yapacaksın, dedim sana boş yere uğraşıyorsun, gel seni bir doktora falan götürelim.
- Kimi bulamadık?
Bana ilk kez korkuyla baktın, bunun başka bir adı olamazdı, sandığın şeyin aslında bambaşka bir hale dönüşmesine dair bir korku gibiydi refleksinin teşhisi.. Kaçacaktın fakat ihtimal ki bana acıdığın için yapmadın.
- Senin.. Şu Niyazi hani.
- Ne olmuş ona?
- Gittik ya dükkânına. Bulamadık.
- Nasıl?
- Kapalıydı. Yoktu…
- E daha demin..
Yine koridora daldım ama bu sefer koşuyordum. Demin hayli tenhaydı buralar, ne vakit kalabalıklaştı? İnsanlara çarpa çarpa ama bunu istemeden, çok değil 20-30 metre geride bıraktığım sahafa yetişmekti tek derdim.
- Pardon.. Afedersiniz. Pardon. Çok özür dilerim. Pardon bayan.. Par.. Ah… Müsaade eder misiniz?
Benim yardığım insan selinde sen daha sakin adımlarla yüzerek beni takip ediyordun. Dükkânın önüne geldim. Kapalıydı, içerisi neredeyse boştu ve camlar tozlanmıştı.
Sağduyuluydu sesin, hiç değilse birimizin mantıklı düşünmesi gerekiyordu.
- Dur, bir dinle, çok acele ediyorsun, böyle bir şey geçmez eline.
- Ben daha demin buradaydım.
- Biliyorum, ben de yanındaydım.
- Hayır yoktun. O adam vardı, sonra karım..
- Karın mı?
- Öyleymiş, yani o dedi, ben tanımıyorum.
- İnsanlar bize bakıyor, bir sakin olur musun, lütfen..
- Ama.. Neyi anlatamıyorum ve neden anlamıyorsun?
Komşu esnaftan biri elinde su bardağıyla çıkıp geldi. Bardağı alıp elime tutuşturmak istedin, bardak ortamızda ellerimiz kenetlendi. Su titriyordu, hayır ellerim titriyordu ve bardağı tutacak halde değildim.
- Hanımefendi, arkadaşı biraz bizim dükkâna alalım. Bir otursun. Kaybınızı anlıyoruz. Biz de çok üzüldük. Böyle şeyler insanı allak bullak eder.
Senden o anki olgunluğu hiç beklemezdim ama şaşırtıcı derecede sakindin. Zaten bana mukayyet olmanın başka yolu yoktu.
- Ne kaybı?
Önüne baktın, bardağı sıkan parmaklarımı çözmeye çalışarak.. Kırmama az kalmıştı cam bardağı, kendime daha fazla zarar vermemi istemiyordun, bunu anlayıp çektim ellerimi.
- Niyazi bey ölmüş.. Birkaç ay önce.
İşte buna gülünürdü. Hayat denilen saçmalık iç içe geçmiş hayret verici denemelerle doludur, ne kadar metin olabilirsen bu sabır testlerine o derece olgunlaşırsın; aksilik avcısı olmak gibi bir şey bu, derin nefes al ve üzerine gelen büyük-küçük tüm sıkıntıları savuştur, onlar düştükçe sen yükselirsin.
- Hadi gel, oturtalım seni biraz.
Peki, ben deliyim, hayal falan gördüm diyelim, hiç biri yoktu orada yaşanan ve olan şeylerin, uydurdum.. Ama bunu niçin yapayım kendime?
- Melis.
- Tamam, hadi biraz dinlen, fazla yordun kendini.
- Melis.
- Sonra başka bir şeyler deneriz.
- Melis.
- Efendim?
- Bak.
Kolumu kaldırabildiğim kadarıyla vitrinin bir köşesindeki resmi işaret ettim sana, çerçevelenmiş, siyah beyaz, uzun zamandır orda duruyormuş gibi bir hali vardı, üzeri toz ve unutulmuşluk ile kaplı. Çığlık attın.
Benim resmimdi o isimsiz fotoğraf!
NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!
18 Temmuz 2011 Pazartesi
KİMSE 10
Biriktirip durduğun geçmişin hatalarını tecrübe diye adlandırmaktan vazgeç. Onlar senin utancını yok sayıp, haklarında kendini kandırdığın yanlışlarındır.
Neredeymiş soruların yanıtları ve soranlar hic düşünmez mi cevapları aramak için birgün çıkagelecek olanı ne derece zora koştuklarını? İşte orada, olmamı istediğin yerde ve tam da yanıbaşındaydım ama bilemediklerine dair bulabildiğim birkaç küçük kırıntı asla ve asla içimi kemiren kurtçukların iştahını dindirecek boyutta değildi.
- Biz evliysek... Sen beni neden tanımıyorsun ve daha da önemlisi benim adım ne?
Niyazi denen şu tüccar evliya ve müşterisi sen, ucubeymişim gibi baktınız bana. Belki gerçekten öyleydim ve bunu yüzüme vurduğunuz için ikinizden de nefret ettim.
- Zaman paradoksu kişiliğinin tanımlanan tüm kısımlarını sildiği ve bunu...
- Bir palavra daha dinleyecek halim yok ve burdan gitmek istiyorum.
- Dur, ne olur!!
Onun zırvaları değil ama senin yalvaran sesin ve kolumu kavrayan elinin ısrarıyla şimdilik kalmaya karar verdim.
- Bu paradoks, aynı düzlemdeki bir evrende yaşanan aksaklığın uzantısı ancak şöyle bir durum söz konusu ki...
- Sadede gel!
- Tamam, zaman vorteksi senin bir diğer boyuttaki benzerinin üzerinde bir düzenlemeye gitti ve bir kopya olarak seni de yeniden formatlamaya aldı.
- Kopya?
- Canım,belki kopya olan diğeridir de sen asıl parçasındır. Bunu bilemeyiz!?
- Peki bilebildiğimiz hiçbir halt yok mu bizim?
- Var...
- Heh, işte ona gel be adam!
- Bu halin sürdükçe vorteks zamanla seni bütünüyle kapsayacak şekilde genişler ve sana dair herşeyi yutar.
- Nasıl olsa bunu büyük bir yüzdeyle başarmış gibi duruyor.
- Yanılgın da bu zaten genç dostum. Şimdilik sadece sen kim olduğunu bilmiyorsun ama bu gidişle daha önce hayatında olan herkes için bir yabancı olup çıkacaksın. Yalnızca ismin değil cismin de silinecek bu boyuttan.
- Aman ne acıklı!
- Bir sabah uyandın ve ismin başta olmak üzere kimliğine dair herşey uçup gitmişti. Seni tanıyanlar ise benzer durumun minimal etkileşiminde. Annen dahi ismini söyleyemez artık sana ama oğlu olduğunu biliyor. Saatin her dönüşünde paradoksun kapısı daha da kapanacak ve seni içine hapsedecek. O gün annen seni anımsamayacak, karın, arkadaşların.. Sen onları hatırlıyor musun peki?
- Kimse umurumda değil desem?
- Anlamadığını gördüğümden şöyle ifade edeyim: öleceksin! İhtimal ki bu sana durumunun ne kadar aciliyet taşıdığını anlatır!
NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!
28 Haziran 2011 Salı
KİMSE - 9
Masallar duymak istesen de gerçekleri dinlemeye mecbursun!
- Biz Alem-i Zahir’de yaşıyoruz. Görünen, maddesel dünya yani. Buna Alem-i Sufli de diyebilirsin. Velakin bu tasarrufun bir de eş karşıtlığı var ki ona da Alem-i Misal denir.
- Siz kafayı yemişsiniz.
- Genç arkadaşım, temelini atmadığın bir eve çatı inşa edemezsin. Bunları bilmeden de asla anlayamayacaksın içine düştüğün durumu.
Sabır bir kaya olsa ve iri iri taşlar halinde bir sahile yığılsa, sonra zamanın ve hayatın zorluğu dalgalar gelip onları aşındırsa yıllar içinde, her biri küçücük kum tanelerine bölünse ve dağılıp yayılsa etrafa; işte o minicik zerreler kadar test edilip zorlanmış tahammül gücümün artık sonuna gelmiştim.
- Sanırım netleştirmemiz gereken bir şey var. Evet, tek bir şey var. Bu sabah uyandım. Kendime dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Bir adım yok, anılarım yok, çevremdeki insanları tanımıyorum…
- Bu çok doğal…
- Sizin amacınız beni delirtmek mi? Sakin kalmaya çalışıyorum diye abidik gubidik öykülerle beni oyalayabileceğinizi mi sandınız?
Kontrolümü kaybetmeye başladığımı yalnızca yükselen ses tonumdan değil, çarpıp devirdiğim –istemeden- bir iki zımbırtının düşerken çıkardığı patırtıdan ve beni sakinleştirmek için avuçları bana dönük biçimde ellerini açıp yanıma sokulmandan da anladım. Ne var ki utanacak halim yoktu, susmaya niyetim olmadığı gibi.
- Buraya gelmek hataydı. Zaten kimin aklına uyduysam? Senin olmadığı kesin!
Parmağımla seni işaret edince çehrene düşen şaşkınlığı ve çaresizliği görmeliydin. Demir gibi bir kadının yenilgi anı kaydedilmeye değer bir görseldir. Keşke o saniyeyi senin için dondurabilseydim, çerçeveletip utanç galerine asardın.
- …İşte ben de bunu anlatıyordum, kardeşim!
- Ben senin kardeşin değilim.
- Bütün insanlar kardeştir ancak şimdi bunu seninle münazara etmenin sırası değil…
- Ben sonuç istiyorum.
- Ben de sana onu veriyordum zaten. Çözümü hem zor hem de imkânsız bir denklemin sonucusun sen!
- Eğer gene o felsefi saçmalıklara başlarsan, yaşına başına bakmam seni gebertirim.
Tehdidim mi işe yaradı, beni ikna edemeyeceklerine mi kanaat getirmişlerdi bilmiyorum ama tepkilerimin etkisi net oldu. Hiç değilse sonuç alıyordum.
- Senin bir karşılığın yok!
- Ne?
- Alem-i Zahir’in karşıtlığı ama eş durumundan… Alem-i Sufli’dir…
- Yeter, anlıyor musun yeter. Bırak saçmalamayı.
- Eğer Kuantum anlatıyor olsaydım en azından merak edip dinlerdin. Peki, neden İslam metafiziğine biraz saygı göstermiyorsun?
Omzumu tuttun ve dönüp sana baktım. O güçlü halinden eser yoktu, adamı dinlemem için yalvarıyordu gözlerin. Seni ilk kez böyle gördüm.
- Peki, basitleştirelim.
Hemen arkasındaki panoya bir şeyler çizmeye başladı adam. Sen de koluma girmiş ortaya çıkan şemayı izliyordun.
- Bu nokta ki Alem-i Zahir veyahut daha da basite gidelim. X olsun. Denklemde X’in karşıtlığı…
- Ben matematikten nefret ederim. Anlamam da.
Kolumu çimdikleyerek beni susturdun. Ciddi görünümlü kadınların bile böyle naif dişil hareketler sergilemesi ne tuhaf.
- Evren, matematik üzerine kuruludur ama.. Sevmesen de bilmek zorundasın.. Neyse, X’in bir karşıtlığı olmalı ki denge unsuru kurulsun. O da Y noktasıdır.
İlk şeklin karşısına bulutumsu bir sembol çizdin. Onun adı da Y oldu. Sonra iki uzaklık arasına dalgaları andıran kasis şeklinde paralel çizgiler.
- X’deki bir elemanın yani senin.. Y’de de bir benzeri olmak zorundadır. Herkesin, hepimizin tıpatıp olduğunu düşündüğümüz bir eşi bu paralel evrende yaşar. Bir tür ilahi yedekleme gibi görebilirsin. Celle Celalühü…
- O ne?
- Allah! Takdir-i ilahi mahlûkatları bu şekilde ikişer tane yaratmıştır ki biri şaşırıp aşırıya giderse diğeri tevazu gösterip dengeyi sağlasın diye.
- Ne yani? Benden bir tane daha mı var?
- Yok! Senin sorunun eşinin olmaması. Herkesin bir eşi, bunu biraz daha açayım. Fizyolojik manada eşi. Fakat karakteri tamamen zıttı.
- Yani bu dünyada kötü olan biri öbür tarafta…
- Salih bir kul olabilir!
- Sen de buna inanmamı bekliyorsun?
- Sorduğun için söyledim. Yanıtlar her zaman seni mutlu edecek diye bir kaide yoktur. Eğer bulacakların ile mutsuz olacaksan, o vakit aramaktan da vazgeçeceksin.
Ne kadar değişkensin. Deminki o nemrut kadın, şimdi bir köşe yastığı kadar yumuşacık oldu. Girdiğin koluma sımsıkı sarılmış, vücudunu da benimkine yaslamıştın. Talihsiz bir başlangıç yapmış olmasaydık, şu anki halini sempatik bulabilirdim.
- Peki, o dalgalar ne?
- Bravo, bu güzel bir soru! Bu dalgalar ise insanoğlunun başından beri kurduğu yolculuğun izleri, rotası, yol işaretleri.. Adına her ne dersen de.. Ama kâinata bedel tek hayal budur, emin ol.
- Anlamadım?
- Doğru kanalların açılmasıyla insan boyutlar arasında seyahat edebilir.
- Uzay filmleri falan var, böyle ışınlanma.. Onun gibi mi?
- Onlar kurgu, bu ise ilim, aslolan. Ama bunun koşulu hayli zorlu. Gidelim demekle çıkılacak bir yolculuk değil. Ücreti oldukça pahalı bir serüven, maliyetini bildiğimiz parasal değerlerle ölçmeyin. Kıymetli eşinizle…
- Eşim mi?
Adam sana baktı, sen de bana. Buraya ne bulmaya gelmiştim ama şimdi öğreniyorum ki bir karım var!?
- Biz Alem-i Zahir’de yaşıyoruz. Görünen, maddesel dünya yani. Buna Alem-i Sufli de diyebilirsin. Velakin bu tasarrufun bir de eş karşıtlığı var ki ona da Alem-i Misal denir.
- Siz kafayı yemişsiniz.
- Genç arkadaşım, temelini atmadığın bir eve çatı inşa edemezsin. Bunları bilmeden de asla anlayamayacaksın içine düştüğün durumu.
Sabır bir kaya olsa ve iri iri taşlar halinde bir sahile yığılsa, sonra zamanın ve hayatın zorluğu dalgalar gelip onları aşındırsa yıllar içinde, her biri küçücük kum tanelerine bölünse ve dağılıp yayılsa etrafa; işte o minicik zerreler kadar test edilip zorlanmış tahammül gücümün artık sonuna gelmiştim.
- Sanırım netleştirmemiz gereken bir şey var. Evet, tek bir şey var. Bu sabah uyandım. Kendime dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Bir adım yok, anılarım yok, çevremdeki insanları tanımıyorum…
- Bu çok doğal…
- Sizin amacınız beni delirtmek mi? Sakin kalmaya çalışıyorum diye abidik gubidik öykülerle beni oyalayabileceğinizi mi sandınız?
Kontrolümü kaybetmeye başladığımı yalnızca yükselen ses tonumdan değil, çarpıp devirdiğim –istemeden- bir iki zımbırtının düşerken çıkardığı patırtıdan ve beni sakinleştirmek için avuçları bana dönük biçimde ellerini açıp yanıma sokulmandan da anladım. Ne var ki utanacak halim yoktu, susmaya niyetim olmadığı gibi.
- Buraya gelmek hataydı. Zaten kimin aklına uyduysam? Senin olmadığı kesin!
Parmağımla seni işaret edince çehrene düşen şaşkınlığı ve çaresizliği görmeliydin. Demir gibi bir kadının yenilgi anı kaydedilmeye değer bir görseldir. Keşke o saniyeyi senin için dondurabilseydim, çerçeveletip utanç galerine asardın.
- …İşte ben de bunu anlatıyordum, kardeşim!
- Ben senin kardeşin değilim.
- Bütün insanlar kardeştir ancak şimdi bunu seninle münazara etmenin sırası değil…
- Ben sonuç istiyorum.
- Ben de sana onu veriyordum zaten. Çözümü hem zor hem de imkânsız bir denklemin sonucusun sen!
- Eğer gene o felsefi saçmalıklara başlarsan, yaşına başına bakmam seni gebertirim.
Tehdidim mi işe yaradı, beni ikna edemeyeceklerine mi kanaat getirmişlerdi bilmiyorum ama tepkilerimin etkisi net oldu. Hiç değilse sonuç alıyordum.
- Senin bir karşılığın yok!
- Ne?
- Alem-i Zahir’in karşıtlığı ama eş durumundan… Alem-i Sufli’dir…
- Yeter, anlıyor musun yeter. Bırak saçmalamayı.
- Eğer Kuantum anlatıyor olsaydım en azından merak edip dinlerdin. Peki, neden İslam metafiziğine biraz saygı göstermiyorsun?
Omzumu tuttun ve dönüp sana baktım. O güçlü halinden eser yoktu, adamı dinlemem için yalvarıyordu gözlerin. Seni ilk kez böyle gördüm.
- Peki, basitleştirelim.
Hemen arkasındaki panoya bir şeyler çizmeye başladı adam. Sen de koluma girmiş ortaya çıkan şemayı izliyordun.
- Bu nokta ki Alem-i Zahir veyahut daha da basite gidelim. X olsun. Denklemde X’in karşıtlığı…
- Ben matematikten nefret ederim. Anlamam da.
Kolumu çimdikleyerek beni susturdun. Ciddi görünümlü kadınların bile böyle naif dişil hareketler sergilemesi ne tuhaf.
- Evren, matematik üzerine kuruludur ama.. Sevmesen de bilmek zorundasın.. Neyse, X’in bir karşıtlığı olmalı ki denge unsuru kurulsun. O da Y noktasıdır.
İlk şeklin karşısına bulutumsu bir sembol çizdin. Onun adı da Y oldu. Sonra iki uzaklık arasına dalgaları andıran kasis şeklinde paralel çizgiler.
- X’deki bir elemanın yani senin.. Y’de de bir benzeri olmak zorundadır. Herkesin, hepimizin tıpatıp olduğunu düşündüğümüz bir eşi bu paralel evrende yaşar. Bir tür ilahi yedekleme gibi görebilirsin. Celle Celalühü…
- O ne?
- Allah! Takdir-i ilahi mahlûkatları bu şekilde ikişer tane yaratmıştır ki biri şaşırıp aşırıya giderse diğeri tevazu gösterip dengeyi sağlasın diye.
- Ne yani? Benden bir tane daha mı var?
- Yok! Senin sorunun eşinin olmaması. Herkesin bir eşi, bunu biraz daha açayım. Fizyolojik manada eşi. Fakat karakteri tamamen zıttı.
- Yani bu dünyada kötü olan biri öbür tarafta…
- Salih bir kul olabilir!
- Sen de buna inanmamı bekliyorsun?
- Sorduğun için söyledim. Yanıtlar her zaman seni mutlu edecek diye bir kaide yoktur. Eğer bulacakların ile mutsuz olacaksan, o vakit aramaktan da vazgeçeceksin.
Ne kadar değişkensin. Deminki o nemrut kadın, şimdi bir köşe yastığı kadar yumuşacık oldu. Girdiğin koluma sımsıkı sarılmış, vücudunu da benimkine yaslamıştın. Talihsiz bir başlangıç yapmış olmasaydık, şu anki halini sempatik bulabilirdim.
- Peki, o dalgalar ne?
- Bravo, bu güzel bir soru! Bu dalgalar ise insanoğlunun başından beri kurduğu yolculuğun izleri, rotası, yol işaretleri.. Adına her ne dersen de.. Ama kâinata bedel tek hayal budur, emin ol.
- Anlamadım?
- Doğru kanalların açılmasıyla insan boyutlar arasında seyahat edebilir.
- Uzay filmleri falan var, böyle ışınlanma.. Onun gibi mi?
- Onlar kurgu, bu ise ilim, aslolan. Ama bunun koşulu hayli zorlu. Gidelim demekle çıkılacak bir yolculuk değil. Ücreti oldukça pahalı bir serüven, maliyetini bildiğimiz parasal değerlerle ölçmeyin. Kıymetli eşinizle…
- Eşim mi?
Adam sana baktı, sen de bana. Buraya ne bulmaya gelmiştim ama şimdi öğreniyorum ki bir karım var!?
NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!
27 Haziran 2011 Pazartesi
KİMSE - 8
Erkeğin yalanlarıyla mutlu olan kadın yalnız başına kaldığındaysa gerçeği bulabilmek için zorlar aklının sorgulayan sınırlarını.
Şanslısın, benim sana söyleyebileceğim bir yalanım yok. Gerçeğinden habersiz biri nasıl olur da başarılı yalanlar kurgulayabilir ki? Şüphesiz böyle bir beceri çok adamın boyunu aşar. Benimki de buna dâhil.
Şanslısın, benim sana söyleyebileceğim bir yalanım yok. Gerçeğinden habersiz biri nasıl olur da başarılı yalanlar kurgulayabilir ki? Şüphesiz böyle bir beceri çok adamın boyunu aşar. Benimki de buna dâhil.
Ama yeni yüzünü sevmedim, neden değiştin? Saçını, makyaj tarzını, kıyafetlerini falan değiştirseydin. Oysa sen tamamen bambaşkalaşmışsın, bu kadarı benim için çok fazla. Bilmediklerime alışmaya çalışırken, bildiğim çok az şeyin bunca hızla uçup gitmesine ayak uyduramıyorum.
Bana tokat attın, uyandırmak ile uyarmak arasında bir etki gücüne sahipti kemikli parmaklarının darbesi. Kara deliğinin içinde yutulurken, istemediği bir boyuta geçmek zorunda kalan yıldızdan halliceydim, farkındayım beni anlamayacağının...
- Dalıp gitmenin sırası değil şimdi. Adam geliyor. Toparla kendini.
Sana boş boş baktım çünkü seni herhangi bir anlam ile bağdaştıramıyordum. Demek ki yüzde yüz dürüst davranışlar sergiliyorum, iyi!
- Hey, dünyadayız. Ben Serra.. Bir sahaf dükkânında sana ait…
Sahi, kadınların neden böyle kıyafet markası gibi isimleri olur? Koy işte Ayşe, Fatma… Melis halini ve ismini şirin bulmuştum fakat böyle çok… Off, bilmiyorum. Buraya geldiğim için değil de seninle geldiğim için tadım bozuk, hadi gidelim. Daha doğrusu sen kal, ben gideyim. Burası pek önemli değil bana göre ama senden gitmek gerekli. Sevmediğim ve asla sevmeyeceğim insanların prototip hale gelmiş şemasısın sen!
- Geçti mi? Bana bak.. Bana bak dedim. Evet, böyle. Çocuk gibi davranmaya hakkın yok. Şimdi toparlan ve aramıza geri dön.
Kendisini bilmeyen adam olmaya devam etmezsem, sen konuşup duracaktın ve bu da canımı sıkacak, alnımdan sıkıntılı terler dökülmesine yol açacaktı. Kalktım. Sahaf dükkânının içinde minik bir volta atmaya niyetlenmiştim ki…
- Serra Hanım!
- Niyazi Bey…
Nasıl yani? Siz.. Yani sen bu adamı tanıyor musun? Garip! Melis tanımıyordu. Demek ki Melis senden daha masumdu birçok konuda. Bu arada, şu Melis hadisesine neden böyle kilitlenip kaldım ki? Benliğimin patalojik mecralarında safariye çıkmış bir turist olmaktansa; geleceğine yelken açmış bir kâşif olmayı yeğlerim. Bu lafımı bir kenara not et, hiç değilse beni özetleyen bir ifadede bulundum sonunda. Evet, ben buyum!
- Serra Hanımcığım… Dilerseniz…
Birlikte bir masanın önüne geçip durdunuz. Adam ki yakasız krem rengi bir gömlek, Şile Bezi, bol keten pantolon ve siyah çarığımsı bir ayakkabı giymişti. Elinin yüzük ve işaret parmaklarındaki iri gümüş yüzüklere işlenmiş sembolleri seçemedim, bir şeye dair oldukları aşikârdı. Peki neye?
Bana ne bee! Ben daha kendimi tanımlayamazken, başkalarının çözümlemesiyle vakit kaybedemem. Buraya bana dair bir takım ipuçları bulmaya gelmemiş miydik? Öyleyse ne haltlar karıştırıyordunuz siz orada? Yanına yürüdüm ve masaya tam bir adım kala beni kat’i bir hareketle durdurdun.
- Bir Gnoshet Atlası bulmak, bırakınız orjinalini, aslının birebir kopyası bile olsa, artık neredeyse imkânsız.
- Oğlak derisi değil mi bu?
- Doğru, işlemeler hiç revizyon görmemiş. İlk nakşedildiği mürekkebi taşıyor halen üstünde.
- Menşeine dair bir ipucu var mı elimizde?
- Enteresan biçimde tüm göstergeler bize Anadolu’yu işaret ediyor.
- Bir dakika.. Nophethmus rahipleri Mezopotamya’da…
- Kültürü şekillendiren ve toplumun idari mekanizmasını perde ardından yöneten kimselerdi. Ama bu demek olmuyor ki öğretileri kendileriyle beraber çölün sıcak kumlarına gömüldü. Hayır, asla böyle bir şey olmadı. Bilakis rahiplerin öğretileri asırlarca kült bir bilim olarak saklandı ve yalnızca sırrın anlamına vakıf olanlara öğretildi. Talihsiz biçimde Hıristiyanlığın yayılma yıllarında karanlık bir öğreti olarak lanetlendi ve Romalı lejyonlar bulabildikleri her evrakı yaktılar. Tarihin bildiğimizden önceki evresine dair bütün kayıtların İskenderiye Kütüphanesi’nde yok olduğunu sanmayın. Bu yanılgıdır. İskenderiye de yalnızca edebi eserler vardı.
- Peki bu…
- Aynen o anlama geliyor. Milat öncesinin bütün okült gizemleri bir biçimde dünyanın dört bir yanına dağıldı. Bu örnek ise tahminlerime göre önce Kahramanmaraş’taki bir sufi tekkesinden geliyor. Dervişlerin elinden çıkma bir atlas.
- Müslüman bir dervişin Gnoshet Atlası ile ne gibi bir ilintisi olur ki?
- Tenzih ederim, özellikle Sufistler'in bayılacağı bir konu bu.
- Düşünüyorum da.. Kulağa inanılmaz gelmiyor. Ne var ki düşük bir ihtimal.
- Böyle konuşmayın Serra Hanım. Nophethmus rahiplerinin öğretileri Agnostik felsefenin temelini attı. Bu düşünce disiplini Hıristiyanlığın içinde de kendisine yer buldu. Daha genç bir din olan İslamiyet yalnızca kendi kalıplarına sıkışmadı ve eski eserleri incelemeye başladı. Kaldı ki Gnoshet şifrelerinin varmak istediği nokta…
- Ateist serpintileri yok sayarsak tam da Sufiler’in varmak isteyeceği bir noktada!
- Tamamen haklısınız. Agnostikler ile Septikler’i karıştırmayın. Ancak ilkinin arayışı ile ikincinin yöntemleri inanca yatkın Müslüman dervişlere eşsiz bir mecra açtı.
- İnsanın evrende yolculuğu…
- …Ve son durak Yaratıcı’nın bizatihi kendisi…
Bana söyleneni yapmış ve kendime gelmiştim ama bunlara tanık olmak için yaşamamıştım o geri dönüşümü…
- Afedersiniz ama siz neden bahsediyorsunuz?
Dönüp bana baktın. Adamın ifadesini seninkine tercih ederdim.
- Genç dostum, aslında sen de bu konuşulanlara kulak kabartmalısın. Sana seni anlatabilecek şeylerden söz ediyoruz.
- Beni biraz olsun dinle, ben deminden beri size sabrediyorum!
- Kültürü şekillendiren ve toplumun idari mekanizmasını perde ardından yöneten kimselerdi. Ama bu demek olmuyor ki öğretileri kendileriyle beraber çölün sıcak kumlarına gömüldü. Hayır, asla böyle bir şey olmadı. Bilakis rahiplerin öğretileri asırlarca kült bir bilim olarak saklandı ve yalnızca sırrın anlamına vakıf olanlara öğretildi. Talihsiz biçimde Hıristiyanlığın yayılma yıllarında karanlık bir öğreti olarak lanetlendi ve Romalı lejyonlar bulabildikleri her evrakı yaktılar. Tarihin bildiğimizden önceki evresine dair bütün kayıtların İskenderiye Kütüphanesi’nde yok olduğunu sanmayın. Bu yanılgıdır. İskenderiye de yalnızca edebi eserler vardı.
- Peki bu…
- Aynen o anlama geliyor. Milat öncesinin bütün okült gizemleri bir biçimde dünyanın dört bir yanına dağıldı. Bu örnek ise tahminlerime göre önce Kahramanmaraş’taki bir sufi tekkesinden geliyor. Dervişlerin elinden çıkma bir atlas.
- Müslüman bir dervişin Gnoshet Atlası ile ne gibi bir ilintisi olur ki?
- Tenzih ederim, özellikle Sufistler'in bayılacağı bir konu bu.
- Düşünüyorum da.. Kulağa inanılmaz gelmiyor. Ne var ki düşük bir ihtimal.
- Böyle konuşmayın Serra Hanım. Nophethmus rahiplerinin öğretileri Agnostik felsefenin temelini attı. Bu düşünce disiplini Hıristiyanlığın içinde de kendisine yer buldu. Daha genç bir din olan İslamiyet yalnızca kendi kalıplarına sıkışmadı ve eski eserleri incelemeye başladı. Kaldı ki Gnoshet şifrelerinin varmak istediği nokta…
- Ateist serpintileri yok sayarsak tam da Sufiler’in varmak isteyeceği bir noktada!
- Tamamen haklısınız. Agnostikler ile Septikler’i karıştırmayın. Ancak ilkinin arayışı ile ikincinin yöntemleri inanca yatkın Müslüman dervişlere eşsiz bir mecra açtı.
- İnsanın evrende yolculuğu…
- …Ve son durak Yaratıcı’nın bizatihi kendisi…
Bana söyleneni yapmış ve kendime gelmiştim ama bunlara tanık olmak için yaşamamıştım o geri dönüşümü…
- Afedersiniz ama siz neden bahsediyorsunuz?
Dönüp bana baktın. Adamın ifadesini seninkine tercih ederdim.
- Genç dostum, aslında sen de bu konuşulanlara kulak kabartmalısın. Sana seni anlatabilecek şeylerden söz ediyoruz.
- Beni biraz olsun dinle, ben deminden beri size sabrediyorum!
Beni susturmak isteyen bir halin vardı da benim artık hiç susasım yoktu. Şimdi siz bana katlanın biraz!
NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!
Etiketler:
Agnostik,
Allah,
Cizvit,
Hıristiyan,
Hıristiyanlık,
İnsan,
İslam,
İslamiyet,
Kara Delik,
Kenan Evren,
Kimse,
Melis,
Mitos,
Müslüman,
Serra,
Sorgulamak,
Sufi,
Tanrı
21 Haziran 2011 Salı
KİMSE - 7
Bu müzik çalarken kafamı toparlayamam ki ben…
Nasıl tarif etsem; flüt sesleri ve keman, gizemli kadın vokalleri sanki son nefesini teslim eden birine ait gibi, tekrar yaylılar ama bu kez daha kalabalıklar.. Tarzı hakkında en ufak bir fikrim yok, şelaleden aşağı yuvarlanırken hem sevinen hem de üzülen bir su damlasının haykırışı gibi. Ölüm ve Sonrası Bandosu’ndan nağmeler. Sen de duyuyorsun bu müziği, değil mi?
Müzik eğer edebi kaygılarla yapılıyor olsaydı, seni temin ederim ki yalnızca klasik eserleri dinliyor olurduk. Bu da benim tezim, savım, hipotezim. Ne haltsa işte.
Dükkân, evet, burada bana dair bir şeyler bulabileceğimize inanıyor musun? Beni karamsarlıkla suçlama ki aslen öyleyim ama bu acayip yer hakkında umutkar değilim. Bir bak işte çevrene, tüm şu eşyasal keşmekeşe…
Eski birkaç ahşap radyo, ön panelinde yazan Turin-Munich-Cairo-Cyprus-Budapest-Saloniki-BBC ve Milano… Herbirinin yanında istasyonları sembolize eden sayılar. Sayılardan nefret ediyorum, evrenin boşluğunda uçuşan salakça şekiller…
Neyse, yer siyah-beyaz karolarla kaplı. Kısmen yıpranmış. Eski olduğu için değil, yoğun çamaşır suyuyla silindiğinden.. Demek titiz biri üstlenmiş buranın bakımını. Güzel, hijyeni severim!
Tepeden sarkan şu lambalara ne diyorsun? Bazı filmlerin afişleri, bak, Charlie Chaplin! Masklar, duvar saatleri. Minyatür bir dikiş makinesi, Guliver’in sökük pantolonunu dikmek için olabilir mi? Demir ütü ile de bir güzel üzerinden geçtin mi.. Nesnesel olarak saçmalıyorum, aldırma bana.. Dergiler, bir sürü.. Boyası atmış iki üç gemi maketi. Şişeler, içleri boş, bunlar ilgimi çekti işte, cam, siyah-beyaz-renkli. İçindekini kim bilir kimlerin sarhoşluğuna dost etmiş şişeler. Gene bazı Afrika maskları, ama bunlar epey korkutucu!
Gaz lambası, bu beni gülümsetti, sanki çok ama çok uzun yıllar önce.. Böyle bir sahil kasabasının rüzgarlı bir akşamında, dışarıda dalgalar isyan ederken yorganıma sarılmış yatıyorum ve elektrik olmadığı –nasılsa sık sık kesildiği- için babam beni kontrol etmeye gelmiş ve o sırada yakıvermiş bunun gibi bir tanesini.. Hunimsi cam kısmını çevirerek çıkar, fitili ateşle ama önce alttaki kolu çevir. Sonra camı geri tak, sen bilmezsin ama bunları. Yaşın yetmez, doğru, sen benden oldukça gençsin.. Bense 33.. 35??? Yok, daha fazla değilimdir.
Beni kolumdan çektin ve yüzün sen değildi artık. Ciddiyetin ve kuru ses tonunla beni kendime ve o küçük dükkâna geri getirdin:
- Adam gelecek şimdi, kurcalama etrafı!
Elimde çevirdiğim hokkabaz uçlu kalemi bir Thomas Bernard kitabının üstüne bırakıp uslu bir öğrenci gibi bulduğum ilk sandalyeye iliştim.
Duvardaki kırmızı dikdörtgen tuğlalara baktım ki seninle göz göze gelmeyeyim. Uzun, siyah, düz saçların ve çıkık omuzların ile tehditkâr bir havan vardı. Dar, sivri burunlu, ince topuklu çizmelerinin üzerinde gardını almış bir komutan gibi bekliyordun.
Buraya benim için geldiysek ki öyle sen neden değiştin? Hem bu halini hiç beğenmedim. Daha önce de böyle olsaydın senden hemen uzaklaşırdım.
Beni kandırdın….
Aha işte adam geldi, artık ne soracaksak soralım!
NOT : Serinin geri kalan bölümlerine için tıkla! Beklemek için sıra numarası almanıza gerek yoktur, bizde niyet önemlidir!
Etiketler:
Borderline,
Dizi,
Dükkan,
Gaz Lambası,
Gizem,
Mask,
sahaf,
Sorgulama,
Şizofreni
19 Mart 2011 Cumartesi
Herkes Elinde Tuttuğuyla Kalır...
“…karşılaşırsınız. otobüste cam kenarında oturuyorsunuzdur. o, durakta biraz üşüyerek bir başka otobüs beklemektedir. gözgöze gelirsiniz bir an. inanılmazdır, ama onu seversiniz. ona sarılıp her şeyinizi anlatmak, paylaşmak, dudaklarına masum öpücükler kondurmak istersiniz. sonra, o da kaldırır başını. 'işte' dersiniz, 'bu
insan! bu insan, benim koskoca bir hayatı birlikte götürmeyi arzuladığım.' yerinizden doğrulup kapıya doğru yürümek hissi.. birdenbire, otobüs kalkar. tüm düşünceleriniz dağılır. o, geride, durakta kalır. belki bütün hayatınızı değiştirecek bir tutku, tatsız hatıralar eşliğinde ufalanır. herkes elinde tuttuğuyla kalır.”
Hayır, bunu ben yazmadım. Küçük İskender’in Beş Bej Bez Afiş kitabından bir pasaj. Ahmakça kaybedilen aşkları böyle yalın, böyle dokunaklı anlatabilmek de apayrı bir maharet.
Bir şiirin dizelerine kategori yükseltip, yazının ağır siklet klasmanında okuyucuyu pataklamaya yeltenmek..
Herkes birgün muhakkak elinde tuttuğuyla kalacaktır. Kadın veya erkek hatta sevmesem bile eşcinseller dahi aşkın üzerine sifonu çekebilecek kadar şapşallaşabilir.
İnsanı hayvandan ayıran başlıca özellik zekası ise diğeri de budalalılığını meziyet saymasıdır.
Zaten bu yüzden herkes elinde tuttuğuyla kalır!
…Hani O giderken adım adım senden uzağa, öyle mal gibi bakakalırsın ya! İçinde bir dal kırılır. Ardından ‘Dur gitme’ diye seslenemeyecek kadar angutlaşırsın; duygularını ezip geçen ayrılığın tsunamisi, kendisini bir halt zanneden egona yenik düşer. Notalar susar. İşte o an herkes elinde tuttuğuyla kalır!
Açıp avuçlarına bakarsın ve parmaklarının arasından şelale gibi akan kum tanelerinde yitirilenlerin adlarını görürsün. Kendi kalabalığının içinde sap gibi kalakalmanı!
…Hani kadın fena halde Coraline’e benzemektedir, erkek hiç de andırmasa bile Wybie karakterine aday olur ve aşkın beyazperdesinde ışıklar söner ya! Film pembe karelerle başlar; diyaloglar kadife altyazılarda nakleder tutkuyu, hasreti, sımsıkı sarılıp saçlarının kokusunu yudum yudum ciğerlerine çekmeyi ve daha bir dolu enstantaneyi... Sonra olay örgüsü gelişir, film biter, ışıklar ve hayatın coşkusu söner.. Coraline perdeyi çekerken, Wybie gözlerinin karanlığa alışmasını bekler.
Kadının efektif zekası bu yüzden erkekten daha yüksektir; tek hamle adamı olan erkek, hayatı bir satranç gibi oynayan kadının enerji yumağı misali aurasına kapılır aslında.
Filmin finali kötü çıkınca dudağını büzersin, aynı hareketi ağlamaklı olan bebekler de yapar. Demek ki insan, hayatının herhangibir yaş diliminde de olsa kaybedişlere aynı tepkiyi veriyormuş.
Gitmek değil kalmak meziyet oluyormuş bu handa.. Hancı kadehlere doldururken şarabı, yolcuya bir rehavet çöküyormuş huzurun kadrine vakıf kalabilirse…
Sen bunu bilemedin.
Hoşçakal Coraline.
NOT : Bu yazıyı Apocalyptica’dan ‘I Don't Care’ eşliğinde okumanızı tavsiye ederim. Ben öyle yazdım da…
Yazının yer aldığı web sitesine gitmek için lütfen tıklayın!
Hayır, bunu ben yazmadım. Küçük İskender’in Beş Bej Bez Afiş kitabından bir pasaj. Ahmakça kaybedilen aşkları böyle yalın, böyle dokunaklı anlatabilmek de apayrı bir maharet.
Bir şiirin dizelerine kategori yükseltip, yazının ağır siklet klasmanında okuyucuyu pataklamaya yeltenmek..
Herkes birgün muhakkak elinde tuttuğuyla kalacaktır. Kadın veya erkek hatta sevmesem bile eşcinseller dahi aşkın üzerine sifonu çekebilecek kadar şapşallaşabilir.
İnsanı hayvandan ayıran başlıca özellik zekası ise diğeri de budalalılığını meziyet saymasıdır.
Zaten bu yüzden herkes elinde tuttuğuyla kalır!
…Hani O giderken adım adım senden uzağa, öyle mal gibi bakakalırsın ya! İçinde bir dal kırılır. Ardından ‘Dur gitme’ diye seslenemeyecek kadar angutlaşırsın; duygularını ezip geçen ayrılığın tsunamisi, kendisini bir halt zanneden egona yenik düşer. Notalar susar. İşte o an herkes elinde tuttuğuyla kalır!
Açıp avuçlarına bakarsın ve parmaklarının arasından şelale gibi akan kum tanelerinde yitirilenlerin adlarını görürsün. Kendi kalabalığının içinde sap gibi kalakalmanı!
…Hani kadın fena halde Coraline’e benzemektedir, erkek hiç de andırmasa bile Wybie karakterine aday olur ve aşkın beyazperdesinde ışıklar söner ya! Film pembe karelerle başlar; diyaloglar kadife altyazılarda nakleder tutkuyu, hasreti, sımsıkı sarılıp saçlarının kokusunu yudum yudum ciğerlerine çekmeyi ve daha bir dolu enstantaneyi... Sonra olay örgüsü gelişir, film biter, ışıklar ve hayatın coşkusu söner.. Coraline perdeyi çekerken, Wybie gözlerinin karanlığa alışmasını bekler.
Kadının efektif zekası bu yüzden erkekten daha yüksektir; tek hamle adamı olan erkek, hayatı bir satranç gibi oynayan kadının enerji yumağı misali aurasına kapılır aslında.
Filmin finali kötü çıkınca dudağını büzersin, aynı hareketi ağlamaklı olan bebekler de yapar. Demek ki insan, hayatının herhangibir yaş diliminde de olsa kaybedişlere aynı tepkiyi veriyormuş.
Gitmek değil kalmak meziyet oluyormuş bu handa.. Hancı kadehlere doldururken şarabı, yolcuya bir rehavet çöküyormuş
Sen bunu bilemedin.
Hoşçakal Coraline.
NOT : Bu yazıyı Apocalyptica’dan ‘I Don't Care’ eşliğinde okumanızı tavsiye ederim. Ben öyle yazdım da…
Yazının yer aldığı web sitesine gitmek için lütfen tıklayın!
15 Mart 2011 Salı
KİMSE (Bölüm 6)
Yayı ger ve oku bırak, hedefe doğru nişan alırsan isabetli bir atıştır bu.
Mektubunu telaşla açan parmaklar iyi haberler duymak istese de, kötü satırları okuyacağını bilir. En son ne zaman klozet kapağını kapatıp üzerine oturdun ve ağladın? Asla görünmeyeceğini bilsen de bu ıssız sokakların tek kalabalığı olmaya cesaret edebilir misin? Bir resim bul kendine ve sana dair hikayelendir onu; bakalım kuracağın yaşamın sınırları nereye kadar uzayabilecek ve senaryona mutlu bir sonu uygun görebilecek misin? Yanıtın hayırsa düşlerini bir tencere suda kaynatıp iç, beklentilerinin çorbası vazgeçtiklerine dair nezlene iyi gelebilir.
Niyazi Bey
Sahaf
No:13
No:13
Peki! Beni buraya sen getirdin. Benim bana dair ne bir bilgim ne de tasarrufum var, maalesef. Şu durumda sana güvenmek zorundayım ki, galiba başka şansım da yok. Fena gitmiyorsun, hani pek güven veren bir tipin yok da.. İnsanı görüntüsü ile notlandırmamak gerektiğini bilecek kadar tipsizim. Kendi atımın hırsızıyım ben!
İyi gidiyorsun şu an kadar, şirin birşeysin. Senden nasıl bir zarar gelebilir diyemeyeceğim; kadınlarla ve bıçakla şaka olmaz, ikisi de keser.
Benden başkasını getirdin mi buraya? Kayıp kimliklerin başvuru noktası yada yitik ruhların emanet dükkanı gibi bir yer mi burası, sahaf? Loş koridorda sağlı sollu dizili dükkanlara paralel ilerledik, senkronize adımlar atıyorsun benimle.
…Ve durduk!
Niyazi Bey
Sahaf
No:13
No:13
Demek geldik.. Önden sen gir, hayır hayır, dur.. Ben girerim. Tekin midir acaba burası? Kabul ediyorum gereksiz paranoyamı, yine de tedbirli davranmakta fayda var. Kapıyı açıp içeri girdim, küçük bir çan çaldı o anda.. Sonra dönüp geçebileceğin şekilde sana kapıyı açtım ki adeta sekerek içeri girdin. Evet yaa, senin ayak sesin yoktu. Ben duymadım ya da.. Sekiyor, belki de süzülüyordun. Bunu nasıl yorumlamam gerekebilirdi, zamanı gelince üzerine kafa yorulabilecek bir diğer soru.
Kapı kapandığında dükkanın giriş kısmında dikilekalmıştık. Geniş değil ama derinlemesine uzayan bir oda. Koyu kahve, ahşap ağırlıklı. En dipte bir merdiven asma kat benzeri bir yükseltiye çıkıyordu ki ordan gelen ihtiyar ses merakımı arttırdı.
- Keyfinize bakın, az işim var. Halledip yanınıza geleceğim.
Tamam, öyle olsun. Biz de fırsattan istifade etrafı kolaçan ederiz. Düşlerin ve kayboluşların sahafından nasıl bir başvuru kılavuzu edinebiliriz, bir bakmak gerek…
NOT : Serinin geri kalan bölümlerine için tıkla!
31 Ocak 2011 Pazartesi
KİMSE (Bölüm 5)
Ellerimi kes,
Senden başkasına yönelmesin..
Gözlerimi oy,
Senden başkasını görmesin..
Dilimi kopar,
Senden başkasına seslenmesin..
Kulağımı sağır et,
Senden başkasını duymasın..
Bacaklarımı al,
Senden başkasına yürümesin..
Aklımı parçala,
Senden başkasını düşünmesin..
Beni öldür,
Senden başkasına varolmasın…
Orda otururken izlediğim dünyayı anlamlandırmayı denedim; bir amaç mıydı hayatı yaşanır kılan yoksa amaçsız yaşamak mı insanı kamçılayan?
Sıfatsızlığından utanarak kendisini bir rotaya kanalize eden bilinç ne mutlu, benim böyle bir lüksüm yok, en azından şimdilik.. Gayesizliğini anafikir edinene ise ne yazık, avareliğinin fırınına bir kürek odun da kendi elleriyle atıyor.
Şu halde ben düstursuz uyandığım bu hayat formunda bir yön tayin ederek kendimi rotalandırmaya teşebbüs etmekle doğru mu yapıyorum, bu beni erdemli mi kılıyor. Aksi halde kaderimin –ki o da varsa- pervasızlığını kuyruğundan yakalayıp rüzgarı mı takip etmeliyim, hakkımda en iyi karar ne olabilir?
- Sadece Cennet’in vadisinde yetişen bir çiçek...
- …Hı… Afedersin?
- Bunu çok tekrarlamaya başladın.
- Neyi?
- Beni dinlemiyorsun.
- Aaah, bunu kişisel alma lütfen. Biliyorsun kafam karışık.
- Şapşal, içeride bir şey yok ki karışsın..
Kıkırdadın, bu acizliğim seni hayli eğlendirmişti. Madem öyle neden yanımdasın? Git benden öteye ve beni savrulmuşluğumla bırak. Eğer nefesin nefesime birkaç karış ötedeyse, orada bulunma nedenin biraz da özgür vicdani tercihin değil midir? Öyleyse bana mı gülüyorsun kendine mi?
- İsmimin anlamı.. Neydi adım?
- Melis.
- Aferin! Bunu sevdim. Ama bana karşı olan konsantrasyonunu biraz daha yukarılara çıkarmalıyız.
- Denerim.
- Deneme, yap! Denemek, yapmaya cesareti olmayanların uyduruk girişimidir. Çıkabilecek ilk zorlukta en kestirme yoldan sıvışmayı da beraberinde taşır.
- Yedikçe açılıyorsun..
- Böyle şirin göründüğüme bakma.. Ben akıllı bir kızım!
- Öylesindir.
- Ne demişler? ‘Ağzında bal olan arının kuyruğunda da iğnesi vardır.’
- Rutin gözlem ile açıklanabilecek bir tespit bu. Pek derin bir yan göremiyorum.
- Aman kıçımın kenarı. Sen kim Tolstoy kim?
- Görmek zorunda olduğumuz biri mi? Şu Niyazi Bey gibi?
- Ben seni yerim yaa…
Uzanıp yanaklarımı sıktın. Hesabı ödeyip kalktık. Ben ödedim. Bir erkek yanındaki kadına yıkmamalı hesabı. Çok çirkin bir davranış. Benim gibi hafızası hatta kimliği bulunmayan bir adam için bile. Çantandan –amma büyüktü- bir ayna çıkarıp rujunu kontrol ederken dudaklarını emercesine birbirine sürmen, kirpiklerini düzeltip saçlarına seri el hareketleriyle şekil vermen ve dişiliğinden emin olduktan sonra kafeden dışarı ilk adımını atman.. Hepsini an be an izlerken seni aklımın fotoğraf hafızasına kazıyordum.
Benim senden başka anım yok ki, bunun için elimden başka bir şey gelmiyor.
- İçeride her ne olacaksa sonuna kadar yanındayım, merak etme.
- Moral motivasyon için teşekkürler.
- Domuzlaşma.
- Peki.
Dar sokağı karşı kaldırıma doğru adımladık, çantanı hangi koluna asacağına karar veremedin. Elimle cebimdeki kartı bir anahtarmış gibi sıkı sıkıya tutuyordum, onu bükmemeye ve kırmamaya dikkat ederek. Hangi kapının kilidini açacaksa anahtar, gireceğim odada bulabilecek miydim yanıtlarımı.. En korkuncu ise o kapının bir labirent silsilesinin girişi olmasıydı, ne bir pusula ne de bir kılavuz, kaybolmaya en güzel aday sayılabilirdim karanlık tünellerde..
- Sağ adımınla gir.
- Sebep?
- Ya sorma işte, küçüklükten kalma batıl bir şey.. Annem öyle öğretmişti.
- İşe yaradı mı peki?
- Annem öldü!
- Ben solu deneyeceğim.
- Arıza yaa…
Cesaret edemeyip, sağ adımımla içeri girdim, bunu gördün ve yanaklarının bombesi sessiz tebessümünle küçük bir tepecik gibi şişti. Uzun dar bir koridora açılıyordu kapı, sıra sıra dizili dükkanlarda envai çeşit kitap raflara ve kapı önündeki tablalara dizilmişti. Kitap kokusu, yazarın fillere ezdirdiği çimenleri cümle olarak sayfalara nakşettiği sarı saman zeminli hayaller arenası.
Kartı çıkardığımda sen de meraklı bir fındık faresi gibi boynunu uzatıp baktın.
Niyazi Bey
Sahaf
No:13
No:13
Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!
29 Ocak 2011 Cumartesi
KİMSE (Bölüm 4)
Çimenler ve deniz vardı.
Hani çimleri ezen filler betimlenir çaresizliğin hikayelerinde ve tükenişler denizin azgın sularında boğuşan bir serüvencinin son nefesidir kıyıdan çok uzakta..
..Ve zamanı ölçen herhangibir birim yetersiz ve anlamsız kalır, eğer soracak soruların alacağın yanıtlardan fazlaysa.. Sıkıldın mı aynaya bak, denizin akıntısına karşı koyarken izle kendini. Ya dibi boylayacaksın karanlık sularda veya karanlık seni boğacak aydınlığa yüzemezsen. Aynaya kızma, öfken sana geri yansımasın. Değilmi ki sokağın gürültüleri sivri buz kalıpları gibi saplanır kulaklarına ve akan kanın rengi donmuş bir kırmızıya çalar, öyle bir keşmekeş tırmalıyor duyularını. Ordasın ve sıkıştın kapanın sınırlarına, çıkmaya yeltenirsen hemen, kalırsan ağır ağır öleceksin!
- İyi misin sen?
- …
- Kendine güvenmiyorsan gitmeyelim. Yada ne bileyim, erteleyebiliriz.
- Nereye gideceğimi bilmediğimden, ne bulacağımı.. Yani.. Bulacağım beni korkutur mu, ondan da emin değilim. Gitmemek ise yerimde saymak.
- Solup gideceğine yan daha iyi!
- Güzel lafmış.
- Bir şarkı sözü.. İstersen şurada birşeyler içelim. Hem aklını toparlarsın, iyi gelir. Yanmak için bu kadar acele etme.
- Peki.
Annemmişsin gibi sözünü dinledim ve bu bana huzur verdi. Sen de hoşnuttun işte. O an ne iyiydik, koluma girdin kıkırdıyarak. Karşı kaldırımdaki kafeye yöneldik. Pembe bir motosikler geçti önümüzden.
- Aaa Vespa…
Parmağının ucuyla işaret ederek ses tonunu neşeyle yükselttin.
- Bunlardan istiyorum bir tane. Olsa.. Bir sırt çantası, atla git tatile. Böyle çiçekli bir kask, şişe tabanı gibi kalın siyah gözlükler, canım kaynakçılar takıyor ya.. Boynuma da fularım..
Kadınların hep bir planı vardır ve beklentileri onların tüketici potansiyelinin değil umduklarından mahrum kalmış eksik romantizminin itirafnamesidir. Basit dileklerin asla gerçekleşemeyeceği bir gerçekliğin hoyrat yumruklarıyla dövülmüştür bu hayat.
- Sen de gelirdin. İstersen tabii…
Kendime dair net bir şey söylememi bekleme benden ama bunu soruyor olman dahi güzel. Birinin bir başkasının kendisine yol arkadaşı seçmesi hayatı sırtlanmış kervanlarda seyyahlık ederken hoş bir iş ve kader birliği olabilir. Denemek gerek.
- Motosiklet tehlikeli değil mi?
- Bir erkek için çok ödleksin.
Bak şimdi! Beni deşerek varabileceğin bir katman yok bu yerkürede, kabuğum homojen ama bu sana bir fayda sağlamaz. Beni stepne olarak kullanma saldırganlığına.
Kollarımdan yukarı karınca sürüleri hücum ediyor, ayaklarımı ise hissetmiyorum. Başım boşlukta dönen bir rüzgar gülü gibi, sen ise anlatıyorsun hayatının pasajlarını, dinleyici olabilirdim konsatrasyonumu depremler sarsmasaydı.
- …Ondan sonra ben de döndüm dedim ki, ‘Bana bak senin derdin ne’ bir şey diyemedi tabii, ya aklın alıyor mu?..
- …Şurası.
- …İşte.. Ha olur, çökelim. Sen beni dinlemiyor musun?
- Motosiklet!
- Hayırrrrr! O bir önceki konuydu, çok adisin…
- Adi olmak için güçlü bir ego gerekir, bu da yapılandırılmış bir bilince ihtiyaç duyar. İşte o da bende yok!
- …
- Ne?
- Valla yani gurur duydum, bu kadar aklı başında bir laf ettin.. Ama sıkar hep böyle konuşursan.. Akademisyen bir sevgilim vardı, böyle bik bik bik, habire imgeler simgeler, ay beyin loplarıma dek kasardı beni, şutladım sonunda, erken de boşalıyordu zaten!
- …
- Tamam, sustum!
Süratle menüye dalıp diyalogdan uzaklaştın. Bacaklarımın dizden aşağısı kaskatı kesilmişti, fillerin ezdiği çimenlerde yuvarlanıp o katledilmişliğin kokusunu çekmek ciğerlere..
- Bu kokuya bayılıyorum! Mmmm nam nam.. Nam…
Siparişlerimiz gelmiş, ben düşerken duraanlık uçurumlarından sen elini çabuk tutup bana da birşeyler söylemişsin.
- Et sevdiğimi nerden bildin?
- Mmmm… Sert erkekler et yer, babam askerdi, o da etçildi.
Karşı kaldırımdaki pasajın içinde karanlık bir dehliz uzanıyordu. Filler ordaki çimenlerin ne kadarını ezmişti acaba?
Serinin diğer bölümleri için tıkla!
Karşı kaldırımdaki pasajın içinde karanlık bir dehliz uzanıyordu. Filler ordaki çimenlerin ne kadarını ezmişti acaba?
Serinin diğer bölümleri için tıkla!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
