Karganın Günlüğü

Karganın Günlüğü

18 Temmuz 2011 Pazartesi

KİMSE 10



Biriktirip durduğun geçmişin hatalarını tecrübe diye adlandırmaktan vazgeç. Onlar senin utancını yok sayıp, haklarında kendini kandırdığın yanlışlarındır.

Neredeymiş soruların yanıtları ve soranlar hic düşünmez mi cevapları aramak için birgün çıkagelecek olanı ne derece zora koştuklarını? İşte orada, olmamı istediğin yerde ve tam da yanıbaşındaydım ama bilemediklerine dair bulabildiğim birkaç küçük kırıntı asla ve asla içimi kemiren kurtçukların iştahını dindirecek boyutta değildi.

- Biz evliysek... Sen beni neden tanımıyorsun ve daha da önemlisi benim adım ne?

Niyazi denen şu tüccar evliya ve müşterisi sen, ucubeymişim gibi baktınız bana. Belki gerçekten öyleydim ve bunu yüzüme vurduğunuz için ikinizden de nefret ettim.

- Zaman paradoksu kişiliğinin tanımlanan tüm kısımlarını sildiği ve bunu...
- Bir palavra daha dinleyecek halim yok ve burdan gitmek istiyorum.
- Dur, ne olur!!

Onun zırvaları değil ama senin yalvaran sesin ve kolumu kavrayan elinin ısrarıyla şimdilik kalmaya karar verdim.

- Bu paradoks, aynı düzlemdeki bir evrende yaşanan aksaklığın uzantısı ancak şöyle bir durum söz konusu ki...
- Sadede gel!
- Tamam, zaman vorteksi senin bir diğer boyuttaki benzerinin üzerinde bir düzenlemeye gitti ve bir kopya olarak seni de yeniden formatlamaya aldı.
- Kopya?
- Canım,belki kopya olan diğeridir de sen asıl parçasındır. Bunu bilemeyiz!?
- Peki bilebildiğimiz hiçbir halt yok mu bizim?
- Var...
- Heh, işte ona gel be adam!
- Bu halin sürdükçe vorteks zamanla seni bütünüyle kapsayacak şekilde genişler ve sana dair herşeyi yutar.
- Nasıl olsa bunu büyük bir yüzdeyle başarmış gibi duruyor.
- Yanılgın da bu zaten genç dostum. Şimdilik sadece sen kim olduğunu bilmiyorsun ama bu gidişle daha önce hayatında olan herkes için bir yabancı olup çıkacaksın. Yalnızca ismin değil cismin de silinecek bu boyuttan.
- Aman ne acıklı!
- Bir sabah uyandın ve ismin başta olmak üzere kimliğine dair herşey uçup gitmişti. Seni tanıyanlar ise benzer durumun minimal etkileşiminde. Annen dahi ismini söyleyemez artık sana ama oğlu olduğunu biliyor. Saatin her dönüşünde paradoksun kapısı daha da kapanacak ve seni içine hapsedecek. O gün annen seni anımsamayacak, karın, arkadaşların.. Sen onları hatırlıyor musun peki?
- Kimse umurumda değil desem?
- Anlamadığını gördüğümden şöyle ifade edeyim: öleceksin! İhtimal ki bu sana durumunun ne kadar aciliyet taşıdığını anlatır!



NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

28 Haziran 2011 Salı

KİMSE - 9

Masallar duymak istesen de gerçekleri dinlemeye mecbursun!

- Biz Alem-i Zahir’de yaşıyoruz. Görünen, maddesel dünya yani. Buna Alem-i Sufli de diyebilirsin. Velakin bu tasarrufun bir de eş karşıtlığı var ki ona da Alem-i Misal denir.
- Siz kafayı yemişsiniz.
- Genç arkadaşım, temelini atmadığın bir eve çatı inşa edemezsin. Bunları bilmeden de asla anlayamayacaksın içine düştüğün durumu.

Sabır bir kaya olsa ve iri iri taşlar halinde bir sahile yığılsa, sonra zamanın ve hayatın zorluğu dalgalar gelip onları aşındırsa yıllar içinde, her biri küçücük kum tanelerine bölünse ve dağılıp yayılsa etrafa; işte o minicik zerreler kadar test edilip zorlanmış tahammül gücümün artık sonuna gelmiştim.

- Sanırım netleştirmemiz gereken bir şey var. Evet, tek bir şey var. Bu sabah uyandım. Kendime dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Bir adım yok, anılarım yok, çevremdeki insanları tanımıyorum…
- Bu çok doğal…
- Sizin amacınız beni delirtmek mi? Sakin kalmaya çalışıyorum diye abidik gubidik öykülerle beni oyalayabileceğinizi mi sandınız?

Kontrolümü kaybetmeye başladığımı yalnızca yükselen ses tonumdan değil, çarpıp devirdiğim –istemeden- bir iki zımbırtının düşerken çıkardığı patırtıdan ve beni sakinleştirmek için avuçları bana dönük biçimde ellerini açıp yanıma sokulmandan da anladım. Ne var ki utanacak halim yoktu, susmaya niyetim olmadığı gibi.

- Buraya gelmek hataydı. Zaten kimin aklına uyduysam? Senin olmadığı kesin!

Parmağımla seni işaret edince çehrene düşen şaşkınlığı ve çaresizliği görmeliydin. Demir gibi bir kadının yenilgi anı kaydedilmeye değer bir görseldir. Keşke o saniyeyi senin için dondurabilseydim, çerçeveletip utanç galerine asardın.

- …İşte ben de bunu anlatıyordum, kardeşim!
- Ben senin kardeşin değilim.
- Bütün insanlar kardeştir ancak şimdi bunu seninle münazara etmenin sırası değil…
- Ben sonuç istiyorum.
- Ben de sana onu veriyordum zaten. Çözümü hem zor hem de imkânsız bir denklemin sonucusun sen!
- Eğer gene o felsefi saçmalıklara başlarsan, yaşına başına bakmam seni gebertirim.

Tehdidim mi işe yaradı, beni ikna edemeyeceklerine mi kanaat getirmişlerdi bilmiyorum ama tepkilerimin etkisi net oldu. Hiç değilse sonuç alıyordum.

- Senin bir karşılığın yok!
- Ne?
- Alem-i Zahir’in karşıtlığı ama eş durumundan… Alem-i Sufli’dir…
- Yeter, anlıyor musun yeter. Bırak saçmalamayı.
- Eğer Kuantum anlatıyor olsaydım en azından merak edip dinlerdin. Peki, neden İslam metafiziğine biraz saygı göstermiyorsun?

Omzumu tuttun ve dönüp sana baktım. O güçlü halinden eser yoktu, adamı dinlemem için yalvarıyordu gözlerin. Seni ilk kez böyle gördüm.

- Peki, basitleştirelim.

Hemen arkasındaki panoya bir şeyler çizmeye başladı adam. Sen de koluma girmiş ortaya çıkan şemayı izliyordun.

- Bu nokta ki Alem-i Zahir veyahut daha da basite gidelim. X olsun. Denklemde X’in karşıtlığı…
- Ben matematikten nefret ederim. Anlamam da.

Kolumu çimdikleyerek beni susturdun. Ciddi görünümlü kadınların bile böyle naif dişil hareketler sergilemesi ne tuhaf.

- Evren, matematik üzerine kuruludur ama.. Sevmesen de bilmek zorundasın.. Neyse, X’in bir karşıtlığı olmalı ki denge unsuru kurulsun. O da Y noktasıdır.

İlk şeklin karşısına bulutumsu bir sembol çizdin. Onun adı da Y oldu. Sonra iki uzaklık arasına dalgaları andıran kasis şeklinde paralel çizgiler.

- X’deki bir elemanın yani senin.. Y’de de bir benzeri olmak zorundadır. Herkesin, hepimizin tıpatıp olduğunu düşündüğümüz bir eşi bu paralel evrende yaşar. Bir tür ilahi yedekleme gibi görebilirsin. Celle Celalühü…
- O ne?
- Allah! Takdir-i ilahi mahlûkatları bu şekilde ikişer tane yaratmıştır ki biri şaşırıp aşırıya giderse diğeri tevazu gösterip dengeyi sağlasın diye.
- Ne yani? Benden bir tane daha mı var?
- Yok! Senin sorunun eşinin olmaması. Herkesin bir eşi, bunu biraz daha açayım. Fizyolojik manada eşi. Fakat karakteri tamamen zıttı.
- Yani bu dünyada kötü olan biri öbür tarafta…
- Salih bir kul olabilir!
- Sen de buna inanmamı bekliyorsun?
- Sorduğun için söyledim. Yanıtlar her zaman seni mutlu edecek diye bir kaide yoktur. Eğer bulacakların ile mutsuz olacaksan, o vakit aramaktan da vazgeçeceksin.

Ne kadar değişkensin. Deminki o nemrut kadın, şimdi bir köşe yastığı kadar yumuşacık oldu. Girdiğin koluma sımsıkı sarılmış, vücudunu da benimkine yaslamıştın. Talihsiz bir başlangıç yapmış olmasaydık, şu anki halini sempatik bulabilirdim.

- Peki, o dalgalar ne?
- Bravo, bu güzel bir soru! Bu dalgalar ise insanoğlunun başından beri kurduğu yolculuğun izleri, rotası, yol işaretleri.. Adına her ne dersen de.. Ama kâinata bedel tek hayal budur, emin ol.
- Anlamadım?
- Doğru kanalların açılmasıyla insan boyutlar arasında seyahat edebilir.
- Uzay filmleri falan var, böyle ışınlanma.. Onun gibi mi?
- Onlar kurgu, bu ise ilim, aslolan. Ama bunun koşulu hayli zorlu. Gidelim demekle çıkılacak bir yolculuk değil. Ücreti oldukça pahalı bir serüven, maliyetini bildiğimiz parasal değerlerle ölçmeyin. Kıymetli eşinizle…
- Eşim mi?

Adam sana baktı, sen de bana. Buraya ne bulmaya gelmiştim ama şimdi öğreniyorum ki bir karım var!?

NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

27 Haziran 2011 Pazartesi

KİMSE - 8

Erkeğin yalanlarıyla mutlu olan kadın yalnız başına kaldığındaysa gerçeği bulabilmek için zorlar aklının sorgulayan sınırlarını.

Şanslısın, benim sana söyleyebileceğim bir yalanım yok. Gerçeğinden habersiz biri nasıl olur da başarılı yalanlar kurgulayabilir ki? Şüphesiz böyle bir beceri çok adamın boyunu aşar. Benimki de buna dâhil.

Ama yeni yüzünü sevmedim, neden değiştin? Saçını, makyaj tarzını, kıyafetlerini falan değiştirseydin. Oysa sen tamamen bambaşkalaşmışsın, bu kadarı benim için çok fazla. Bilmediklerime alışmaya çalışırken, bildiğim çok az şeyin bunca hızla uçup gitmesine ayak uyduramıyorum.

Bana tokat attın, uyandırmak ile uyarmak arasında bir etki gücüne sahipti kemikli parmaklarının darbesi. Kara deliğinin içinde yutulurken, istemediği bir boyuta geçmek zorunda kalan yıldızdan halliceydim, farkındayım beni anlamayacağının...

- Dalıp gitmenin sırası değil şimdi. Adam geliyor. Toparla kendini.

Sana boş boş baktım çünkü seni herhangi bir anlam ile bağdaştıramıyordum. Demek ki yüzde yüz dürüst davranışlar sergiliyorum, iyi!


- Hey, dünyadayız. Ben Serra.. Bir sahaf dükkânında sana ait…

Sahi, kadınların neden böyle kıyafet markası gibi isimleri olur? Koy işte Ayşe, Fatma… Melis halini ve ismini şirin bulmuştum fakat böyle çok… Off, bilmiyorum. Buraya geldiğim için değil de seninle geldiğim için tadım bozuk, hadi gidelim. Daha doğrusu sen kal, ben gideyim. Burası pek önemli değil bana göre ama senden gitmek gerekli. Sevmediğim ve asla sevmeyeceğim insanların prototip hale gelmiş şemasısın sen!


- Geçti mi? Bana bak.. Bana bak dedim. Evet, böyle. Çocuk gibi davranmaya hakkın yok. Şimdi toparlan ve aramıza geri dön.

Kendisini bilmeyen adam olmaya devam etmezsem, sen konuşup duracaktın ve bu da canımı sıkacak, alnımdan sıkıntılı terler dökülmesine yol açacaktı. Kalktım. Sahaf dükkânının içinde minik bir volta atmaya niyetlenmiştim ki…

- Serra Hanım!
- Niyazi Bey…

Nasıl yani? Siz.. Yani sen bu adamı tanıyor musun? Garip! Melis tanımıyordu. Demek ki Melis senden daha masumdu birçok konuda. Bu arada, şu Melis hadisesine neden böyle kilitlenip kaldım ki? Benliğimin patalojik mecralarında safariye çıkmış bir turist olmaktansa; geleceğine yelken açmış bir kâşif olmayı yeğlerim. Bu lafımı bir kenara not et, hiç değilse beni özetleyen bir ifadede bulundum sonunda. Evet, ben buyum!

- Serra Hanımcığım… Dilerseniz…

Birlikte bir masanın önüne geçip durdunuz. Adam ki yakasız krem rengi bir gömlek, Şile Bezi, bol keten pantolon ve siyah çarığımsı bir ayakkabı giymişti. Elinin yüzük ve işaret parmaklarındaki iri gümüş yüzüklere işlenmiş sembolleri seçemedim, bir şeye dair oldukları aşikârdı. Peki neye?

Bana ne bee! Ben daha kendimi tanımlayamazken, başkalarının çözümlemesiyle vakit kaybedemem. Buraya bana dair bir takım ipuçları bulmaya gelmemiş miydik? Öyleyse ne haltlar karıştırıyordunuz siz orada? Yanına yürüdüm ve masaya tam bir adım kala beni kat’i bir hareketle durdurdun.

- Bir Gnoshet Atlası bulmak, bırakınız orjinalini, aslının birebir kopyası bile olsa, artık neredeyse imkânsız.
- Oğlak derisi değil mi bu?
- Doğru, işlemeler hiç revizyon görmemiş. İlk nakşedildiği mürekkebi taşıyor halen üstünde.
- Menşeine dair bir ipucu var mı elimizde?
- Enteresan biçimde tüm göstergeler bize Anadolu’yu işaret ediyor.
- Bir dakika.. Nophethmus rahipleri Mezopotamya’da…
- Kültürü şekillendiren ve toplumun idari mekanizmasını perde ardından yöneten kimselerdi. Ama bu demek olmuyor ki öğretileri kendileriyle beraber çölün sıcak kumlarına gömüldü. Hayır, asla böyle bir şey olmadı. Bilakis rahiplerin öğretileri asırlarca kült bir bilim olarak saklandı ve yalnızca sırrın anlamına vakıf olanlara öğretildi. Talihsiz biçimde Hıristiyanlığın yayılma yıllarında karanlık bir öğreti olarak lanetlendi ve Romalı lejyonlar bulabildikleri her evrakı yaktılar. Tarihin bildiğimizden önceki evresine dair bütün kayıtların İskenderiye Kütüphanesi’nde yok olduğunu sanmayın. Bu yanılgıdır. İskenderiye de yalnızca edebi eserler vardı.
- Peki bu…
- Aynen o anlama geliyor. Milat öncesinin bütün okült gizemleri bir biçimde dünyanın dört bir yanına dağıldı. Bu örnek ise tahminlerime göre önce Kahramanmaraş’taki bir sufi tekkesinden geliyor. Dervişlerin elinden çıkma bir atlas.
- Müslüman bir dervişin Gnoshet Atlası ile ne gibi bir ilintisi olur ki?
- Tenzih ederim, özellikle Sufistler'in bayılacağı bir konu bu.
- Düşünüyorum da.. Kulağa inanılmaz gelmiyor. Ne var ki düşük bir ihtimal.
- Böyle konuşmayın Serra Hanım. Nophethmus rahiplerinin öğretileri Agnostik felsefenin temelini attı. Bu düşünce disiplini Hıristiyanlığın içinde de kendisine yer buldu. Daha genç bir din olan İslamiyet yalnızca kendi kalıplarına sıkışmadı ve eski eserleri incelemeye başladı. Kaldı ki Gnoshet şifrelerinin varmak istediği nokta…
- Ateist serpintileri yok sayarsak tam da Sufiler’in varmak isteyeceği bir noktada!
- Tamamen haklısınız. Agnostikler ile Septikler’i karıştırmayın. Ancak ilkinin arayışı ile ikincinin yöntemleri inanca yatkın Müslüman dervişlere eşsiz bir mecra açtı.
- İnsanın evrende yolculuğu…
- …Ve son durak Yaratıcı’nın bizatihi kendisi…

Bana söyleneni yapmış ve kendime gelmiştim ama bunlara tanık olmak için yaşamamıştım o geri dönüşümü…

- Afedersiniz ama siz neden bahsediyorsunuz?

Dönüp bana baktın. Adamın ifadesini seninkine tercih ederdim.

- Genç dostum, aslında sen de bu konuşulanlara kulak kabartmalısın. Sana seni anlatabilecek şeylerden söz ediyoruz.
- Beni biraz olsun dinle, ben deminden beri size sabrediyorum!

Beni susturmak isteyen bir halin vardı da benim artık hiç susasım yoktu. Şimdi siz bana katlanın biraz!

NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

21 Haziran 2011 Salı

KİMSE - 7

Bu müzik çalarken kafamı toparlayamam ki ben…
Nasıl tarif etsem; flüt sesleri ve keman, gizemli kadın vokalleri sanki son nefesini teslim eden birine ait gibi, tekrar yaylılar ama bu kez daha kalabalıklar.. Tarzı hakkında en ufak bir fikrim yok, şelaleden aşağı yuvarlanırken hem sevinen hem de üzülen bir su damlasının haykırışı gibi. Ölüm ve Sonrası Bandosu’ndan nağmeler. Sen de duyuyorsun bu müziği, değil mi?
Müzik eğer edebi kaygılarla yapılıyor olsaydı, seni temin ederim ki yalnızca klasik eserleri dinliyor olurduk. Bu da benim tezim, savım, hipotezim. Ne haltsa işte.
Dükkân, evet, burada bana dair bir şeyler bulabileceğimize inanıyor musun? Beni karamsarlıkla suçlama ki aslen öyleyim ama bu acayip yer hakkında umutkar değilim. Bir bak işte çevrene, tüm şu eşyasal keşmekeşe…
Eski birkaç ahşap radyo, ön panelinde yazan Turin-Munich-Cairo-Cyprus-Budapest-Saloniki-BBC ve Milano… Herbirinin yanında istasyonları sembolize eden sayılar. Sayılardan nefret ediyorum, evrenin boşluğunda uçuşan salakça şekiller…
Neyse, yer siyah-beyaz karolarla kaplı. Kısmen yıpranmış. Eski olduğu için değil, yoğun çamaşır suyuyla silindiğinden.. Demek titiz biri üstlenmiş buranın bakımını. Güzel, hijyeni severim!
Tepeden sarkan şu lambalara ne diyorsun? Bazı filmlerin afişleri, bak, Charlie Chaplin! Masklar, duvar saatleri. Minyatür bir dikiş makinesi, Guliver’in sökük pantolonunu dikmek için olabilir mi? Demir ütü ile de bir güzel üzerinden geçtin mi.. Nesnesel olarak saçmalıyorum, aldırma bana.. Dergiler, bir sürü.. Boyası atmış iki üç gemi maketi. Şişeler, içleri boş, bunlar ilgimi çekti işte, cam, siyah-beyaz-renkli. İçindekini kim bilir kimlerin sarhoşluğuna dost etmiş şişeler. Gene bazı Afrika maskları, ama bunlar epey korkutucu!
Gaz lambası, bu beni gülümsetti, sanki çok ama çok uzun yıllar önce.. Böyle bir sahil kasabasının rüzgarlı bir akşamında, dışarıda dalgalar isyan ederken yorganıma sarılmış yatıyorum ve elektrik olmadığı –nasılsa sık sık kesildiği- için babam beni kontrol etmeye gelmiş ve o sırada yakıvermiş bunun gibi bir tanesini.. Hunimsi cam kısmını çevirerek çıkar, fitili ateşle ama önce alttaki kolu çevir. Sonra camı geri tak, sen bilmezsin ama bunları. Yaşın yetmez, doğru, sen benden oldukça gençsin.. Bense 33.. 35??? Yok, daha fazla değilimdir.
Beni kolumdan çektin ve yüzün sen değildi artık. Ciddiyetin ve kuru ses tonunla beni kendime ve o küçük dükkâna geri getirdin:
-          Adam gelecek şimdi, kurcalama etrafı!
Elimde çevirdiğim hokkabaz uçlu kalemi bir Thomas Bernard kitabının üstüne bırakıp uslu bir öğrenci gibi bulduğum ilk sandalyeye iliştim.
Duvardaki kırmızı dikdörtgen tuğlalara baktım ki seninle göz göze gelmeyeyim. Uzun, siyah, düz saçların ve çıkık omuzların ile tehditkâr bir havan vardı. Dar, sivri burunlu, ince topuklu çizmelerinin üzerinde gardını almış bir komutan gibi bekliyordun.
Buraya benim için geldiysek ki öyle sen neden değiştin? Hem bu halini hiç beğenmedim. Daha önce de böyle olsaydın senden hemen uzaklaşırdım.
Beni kandırdın….
Aha işte adam geldi, artık ne soracaksak soralım!
NOT : Serinin geri kalan bölümlerine için tıkla! Beklemek için sıra numarası almanıza gerek yoktur, bizde niyet önemlidir!

19 Mart 2011 Cumartesi

Herkes Elinde Tuttuğuyla Kalır...

“…karşılaşırsınız. otobüste cam kenarında oturuyorsunuzdur. o, durakta biraz üşüyerek bir başka otobüs beklemektedir. gözgöze gelirsiniz bir an. inanılmazdır, ama onu seversiniz. ona sarılıp her şeyinizi anlatmak, paylaşmak, dudaklarına masum öpücükler kondurmak istersiniz. sonra, o da kaldırır başını. 'işte' dersiniz, 'bu
insan! bu insan, benim koskoca bir hayatı birlikte götürmeyi arzuladığım.' yerinizden doğrulup kapıya doğru yürümek hissi.. birdenbire, otobüs kalkar. tüm düşünceleriniz dağılır. o, geride, durakta kalır. belki bütün hayatınızı değiştirecek bir tutku, tatsız hatıralar eşliğinde ufalanır. herkes elinde tuttuğuyla kalır.”

Hayır, bunu ben yazmadım. Küçük İskender’in Beş Bej Bez Afiş kitabından bir pasaj. Ahmakça kaybedilen aşkları böyle yalın, böyle dokunaklı anlatabilmek de apayrı bir maharet.

Bir şiirin dizelerine kategori yükseltip, yazının ağır siklet klasmanında okuyucuyu pataklamaya yeltenmek..

Herkes birgün muhakkak elinde tuttuğuyla kalacaktır. Kadın veya erkek hatta sevmesem bile eşcinseller dahi aşkın üzerine sifonu çekebilecek kadar şapşallaşabilir.

İnsanı hayvandan ayıran başlıca özellik zekası ise diğeri de budalalılığını meziyet saymasıdır.

Zaten bu yüzden herkes elinde tuttuğuyla kalır!

…Hani O giderken adım adım senden uzağa, öyle mal gibi bakakalırsın ya! İçinde bir dal kırılır. Ardından ‘Dur gitme’ diye seslenemeyecek kadar angutlaşırsın; duygularını ezip geçen ayrılığın tsunamisi, kendisini bir halt zanneden egona yenik düşer. Notalar susar. İşte o an herkes elinde tuttuğuyla kalır!

Açıp avuçlarına bakarsın ve parmaklarının arasından şelale gibi akan kum tanelerinde yitirilenlerin adlarını görürsün. Kendi kalabalığının içinde sap gibi kalakalmanı!

Coraline and Wybie - coraline-and-wyibe photo

…Hani kadın fena halde Coraline’e benzemektedir, erkek hiç de andırmasa bile Wybie karakterine aday olur ve aşkın beyazperdesinde ışıklar söner ya! Film pembe karelerle başlar; diyaloglar kadife altyazılarda nakleder tutkuyu, hasreti, sımsıkı sarılıp saçlarının kokusunu yudum yudum ciğerlerine çekmeyi ve daha bir dolu enstantaneyi... Sonra olay örgüsü gelişir, film biter, ışıklar ve hayatın coşkusu söner.. Coraline perdeyi çekerken, Wybie gözlerinin karanlığa alışmasını bekler.

Kadının efektif zekası bu yüzden erkekten daha yüksektir; tek hamle adamı olan erkek, hayatı bir satranç gibi oynayan kadının enerji yumağı misali aurasına kapılır aslında.

Filmin finali kötü çıkınca dudağını büzersin, aynı hareketi ağlamaklı olan bebekler de yapar. Demek ki insan, hayatının herhangibir yaş diliminde de olsa kaybedişlere aynı tepkiyi veriyormuş.

Gitmek değil kalmak meziyet oluyormuş bu handa.. Hancı kadehlere doldururken şarabı, yolcuya bir rehavet çöküyormuş huzurun kadrine vakıf kalabilirse…

Sen bunu bilemedin.

Hoşçakal Coraline.

NOT : Bu yazıyı Apocalyptica’dan ‘I Don't Care’ eşliğinde okumanızı tavsiye ederim. Ben öyle yazdım da…

Yazının yer aldığı web sitesine gitmek için lütfen tıklayın!

15 Mart 2011 Salı

KİMSE (Bölüm 6)

Yayı ger ve oku bırak, hedefe doğru nişan alırsan isabetli bir atıştır bu.

Mektubunu telaşla açan parmaklar iyi haberler duymak istese de, kötü satırları okuyacağını bilir. En son ne zaman klozet kapağını kapatıp üzerine oturdun ve ağladın? Asla görünmeyeceğini bilsen de bu ıssız sokakların tek kalabalığı olmaya cesaret edebilir misin? Bir resim bul kendine ve sana dair hikayelendir onu; bakalım kuracağın yaşamın sınırları nereye kadar uzayabilecek ve senaryona mutlu bir sonu uygun görebilecek misin? Yanıtın hayırsa düşlerini bir tencere suda kaynatıp iç, beklentilerinin çorbası vazgeçtiklerine dair nezlene iyi gelebilir.

Niyazi Bey
Sahaf
No:13

Peki! Beni buraya sen getirdin. Benim bana dair ne bir bilgim ne de tasarrufum var, maalesef. Şu durumda sana güvenmek zorundayım ki, galiba başka şansım da yok. Fena gitmiyorsun, hani pek güven veren bir tipin yok da.. İnsanı görüntüsü ile notlandırmamak gerektiğini bilecek kadar tipsizim. Kendi atımın hırsızıyım ben!

İyi gidiyorsun şu an kadar, şirin birşeysin. Senden nasıl bir zarar gelebilir diyemeyeceğim; kadınlarla ve bıçakla şaka olmaz, ikisi de keser.

Benden başkasını getirdin mi buraya? Kayıp kimliklerin başvuru noktası yada yitik ruhların emanet dükkanı gibi bir yer mi burası, sahaf? Loş koridorda sağlı sollu dizili dükkanlara paralel ilerledik, senkronize adımlar atıyorsun benimle.
…Ve durduk!
Niyazi Bey
Sahaf
No:13

Demek geldik.. Önden sen gir, hayır hayır, dur.. Ben girerim. Tekin midir acaba burası? Kabul ediyorum gereksiz paranoyamı, yine de tedbirli davranmakta fayda var. Kapıyı açıp içeri girdim, küçük bir çan çaldı o anda.. Sonra dönüp geçebileceğin şekilde sana kapıyı açtım ki adeta sekerek içeri girdin. Evet yaa, senin ayak sesin yoktu. Ben duymadım ya da.. Sekiyor, belki de süzülüyordun. Bunu nasıl yorumlamam gerekebilirdi, zamanı gelince üzerine kafa yorulabilecek bir diğer soru.

Kapı kapandığında dükkanın giriş kısmında dikilekalmıştık. Geniş değil ama derinlemesine uzayan bir oda. Koyu kahve, ahşap ağırlıklı. En dipte bir merdiven asma kat benzeri bir yükseltiye çıkıyordu ki ordan gelen ihtiyar ses merakımı arttırdı.

- Keyfinize bakın, az işim var. Halledip yanınıza geleceğim.

Tamam, öyle olsun. Biz de fırsattan istifade etrafı kolaçan ederiz. Düşlerin ve kayboluşların sahafından nasıl bir başvuru kılavuzu edinebiliriz, bir bakmak gerek…

NOT
: Serinin geri kalan bölümlerine için tıkla!

31 Ocak 2011 Pazartesi

KİMSE (Bölüm 5)

Ellerimi kes,
Senden başkasına yönelmesin..
Gözlerimi oy,
Senden başkasını görmesin..
Dilimi kopar,
Senden başkasına seslenmesin..
Kulağımı sağır et,
Senden başkasını duymasın..
Bacaklarımı al,
Senden başkasına yürümesin..
Aklımı parçala,
Senden başkasını düşünmesin..
Beni öldür,
Senden başkasına varolmasın…

Orda otururken izlediğim dünyayı anlamlandırmayı denedim; bir amaç mıydı hayatı yaşanır kılan yoksa amaçsız yaşamak mı insanı kamçılayan?

Sıfatsızlığından utanarak kendisini bir rotaya kanalize eden bilinç ne mutlu, benim böyle bir lüksüm yok, en azından şimdilik.. Gayesizliğini anafikir edinene ise ne yazık, avareliğinin fırınına bir kürek odun da kendi elleriyle atıyor.

Şu halde ben düstursuz uyandığım bu hayat formunda bir yön tayin ederek kendimi rotalandırmaya teşebbüs etmekle doğru mu yapıyorum, bu beni erdemli mi kılıyor. Aksi halde kaderimin –ki o da varsa- pervasızlığını kuyruğundan yakalayıp rüzgarı mı takip etmeliyim, hakkımda en iyi karar ne olabilir?

- Sadece Cennet’in vadisinde yetişen bir çiçek...
- …Hı… Afedersin?
- Bunu çok tekrarlamaya başladın.
- Neyi?
- Beni dinlemiyorsun.
- Aaah, bunu kişisel alma lütfen. Biliyorsun kafam karışık.
- Şapşal, içeride bir şey yok ki karışsın..

Kıkırdadın, bu acizliğim seni hayli eğlendirmişti. Madem öyle neden yanımdasın? Git benden öteye ve beni savrulmuşluğumla bırak. Eğer nefesin nefesime birkaç karış ötedeyse, orada bulunma nedenin biraz da özgür vicdani tercihin değil midir? Öyleyse bana mı gülüyorsun kendine mi?

- İsmimin anlamı.. Neydi adım?
- Melis.
- Aferin! Bunu sevdim. Ama bana karşı olan konsantrasyonunu biraz daha yukarılara çıkarmalıyız.
- Denerim.
- Deneme, yap! Denemek, yapmaya cesareti olmayanların uyduruk girişimidir. Çıkabilecek ilk zorlukta en kestirme yoldan sıvışmayı da beraberinde taşır.
- Yedikçe açılıyorsun..
- Böyle şirin göründüğüme bakma.. Ben akıllı bir kızım!
- Öylesindir.
- Ne demişler? ‘Ağzında bal olan arının kuyruğunda da iğnesi vardır.’
- Rutin gözlem ile açıklanabilecek bir tespit bu. Pek derin bir yan göremiyorum.
- Aman kıçımın kenarı. Sen kim Tolstoy kim?
- Görmek zorunda olduğumuz biri mi? Şu Niyazi Bey gibi?
- Ben seni yerim yaa…

Uzanıp yanaklarımı sıktın. Hesabı ödeyip kalktık. Ben ödedim. Bir erkek yanındaki kadına yıkmamalı hesabı. Çok çirkin bir davranış. Benim gibi hafızası hatta kimliği bulunmayan bir adam için bile. Çantandan –amma büyüktü- bir ayna çıkarıp rujunu kontrol ederken dudaklarını emercesine birbirine sürmen, kirpiklerini düzeltip saçlarına seri el hareketleriyle şekil vermen ve dişiliğinden emin olduktan sonra kafeden dışarı ilk adımını atman.. Hepsini an be an izlerken seni aklımın fotoğraf hafızasına kazıyordum.

Benim senden başka anım yok ki, bunun için elimden başka bir şey gelmiyor.

- İçeride her ne olacaksa sonuna kadar yanındayım, merak etme.
- Moral motivasyon için teşekkürler.
- Domuzlaşma.
- Peki.

Dar sokağı karşı kaldırıma doğru adımladık, çantanı hangi koluna asacağına karar veremedin. Elimle cebimdeki kartı bir anahtarmış gibi sıkı sıkıya tutuyordum, onu bükmemeye ve kırmamaya dikkat ederek. Hangi kapının kilidini açacaksa anahtar, gireceğim odada bulabilecek miydim yanıtlarımı.. En korkuncu ise o kapının bir labirent silsilesinin girişi olmasıydı, ne bir pusula ne de bir kılavuz, kaybolmaya en güzel aday sayılabilirdim karanlık tünellerde..

- Sağ adımınla gir.
- Sebep?
- Ya sorma işte, küçüklükten kalma batıl bir şey.. Annem öyle öğretmişti.
- İşe yaradı mı peki?
- Annem öldü!
- Ben solu deneyeceğim.
- Arıza yaa…

Cesaret edemeyip, sağ adımımla içeri girdim, bunu gördün ve yanaklarının bombesi sessiz tebessümünle küçük bir tepecik gibi şişti. Uzun dar bir koridora açılıyordu kapı, sıra sıra dizili dükkanlarda envai çeşit kitap raflara ve kapı önündeki tablalara dizilmişti. Kitap kokusu, yazarın fillere ezdirdiği çimenleri cümle olarak sayfalara nakşettiği sarı saman zeminli hayaller arenası.

Kartı çıkardığımda sen de meraklı bir fındık faresi gibi boynunu uzatıp baktın.

Niyazi Bey
Sahaf
No:13

Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

29 Ocak 2011 Cumartesi

KİMSE (Bölüm 4)

Çimenler ve deniz vardı.

Hani çimleri ezen filler betimlenir çaresizliğin hikayelerinde ve tükenişler denizin azgın sularında boğuşan bir serüvencinin son nefesidir kıyıdan çok uzakta..

..Ve zamanı ölçen herhangibir birim yetersiz ve anlamsız kalır, eğer soracak soruların alacağın yanıtlardan fazlaysa.. Sıkıldın mı aynaya bak, denizin akıntısına karşı koyarken izle kendini. Ya dibi boylayacaksın karanlık sularda veya karanlık seni boğacak aydınlığa yüzemezsen. Aynaya kızma, öfken sana geri yansımasın. Değilmi ki sokağın gürültüleri sivri buz kalıpları gibi saplanır kulaklarına ve akan kanın rengi donmuş bir kırmızıya çalar, öyle bir keşmekeş tırmalıyor duyularını. Ordasın ve sıkıştın kapanın sınırlarına, çıkmaya yeltenirsen hemen, kalırsan ağır ağır öleceksin!

- İyi misin sen?
- …
- Kendine güvenmiyorsan gitmeyelim. Yada ne bileyim, erteleyebiliriz.
- Nereye gideceğimi bilmediğimden, ne bulacağımı.. Yani.. Bulacağım beni korkutur mu, ondan da emin değilim. Gitmemek ise yerimde saymak.
- Solup gideceğine yan daha iyi!
- Güzel lafmış.
- Bir şarkı sözü.. İstersen şurada birşeyler içelim. Hem aklını toparlarsın, iyi gelir. Yanmak için bu kadar acele etme.
- Peki.

Annemmişsin gibi sözünü dinledim ve bu bana huzur verdi. Sen de hoşnuttun işte. O an ne iyiydik, koluma girdin kıkırdıyarak. Karşı kaldırımdaki kafeye yöneldik. Pembe bir motosikler geçti önümüzden.

- Aaa Vespa…

Parmağının ucuyla işaret ederek ses tonunu neşeyle yükselttin.

- Bunlardan istiyorum bir tane. Olsa.. Bir sırt çantası, atla git tatile. Böyle çiçekli bir kask, şişe tabanı gibi kalın siyah gözlükler, canım kaynakçılar takıyor ya.. Boynuma da fularım..

Kadınların hep bir planı vardır ve beklentileri onların tüketici potansiyelinin değil umduklarından mahrum kalmış eksik romantizminin itirafnamesidir. Basit dileklerin asla gerçekleşemeyeceği bir gerçekliğin hoyrat yumruklarıyla dövülmüştür bu hayat.

- Sen de gelirdin. İstersen tabii…

Kendime dair net bir şey söylememi bekleme benden ama bunu soruyor olman dahi güzel. Birinin bir başkasının kendisine yol arkadaşı seçmesi hayatı sırtlanmış kervanlarda seyyahlık ederken hoş bir iş ve kader birliği olabilir. Denemek gerek.

- Motosiklet tehlikeli değil mi?
- Bir erkek için çok ödleksin.

Bak şimdi! Beni deşerek varabileceğin bir katman yok bu yerkürede, kabuğum homojen ama bu sana bir fayda sağlamaz. Beni stepne olarak kullanma saldırganlığına.

Kollarımdan yukarı karınca sürüleri hücum ediyor, ayaklarımı ise hissetmiyorum. Başım boşlukta dönen bir rüzgar gülü gibi, sen ise anlatıyorsun hayatının pasajlarını, dinleyici olabilirdim konsatrasyonumu depremler sarsmasaydı.

- …Ondan sonra ben de döndüm dedim ki, ‘Bana bak senin derdin ne’ bir şey diyemedi tabii, ya aklın alıyor mu?..
- …Şurası.
- …İşte.. Ha olur, çökelim. Sen beni dinlemiyor musun?
- Motosiklet!
- Hayırrrrr! O bir önceki konuydu, çok adisin…
- Adi olmak için güçlü bir ego gerekir, bu da yapılandırılmış bir bilince ihtiyaç duyar. İşte o da bende yok!
- …
- Ne?
- Valla yani gurur duydum, bu kadar aklı başında bir laf ettin.. Ama sıkar hep böyle konuşursan.. Akademisyen bir sevgilim vardı, böyle bik bik bik, habire imgeler simgeler, ay beyin loplarıma dek kasardı beni, şutladım sonunda, erken de boşalıyordu zaten!
- …
- Tamam, sustum!

Süratle menüye dalıp diyalogdan uzaklaştın. Bacaklarımın dizden aşağısı kaskatı kesilmişti, fillerin ezdiği çimenlerde yuvarlanıp o katledilmişliğin kokusunu çekmek ciğerlere..

- Bu kokuya bayılıyorum! Mmmm nam nam.. Nam…

Siparişlerimiz gelmiş, ben düşerken duraanlık uçurumlarından sen elini çabuk tutup bana da birşeyler söylemişsin.

- Et sevdiğimi nerden bildin?
- Mmmm… Sert erkekler et yer, babam askerdi, o da etçildi.

Karşı kaldırımdaki pasajın içinde karanlık bir dehliz uzanıyordu. Filler ordaki çimenlerin ne kadarını ezmişti acaba?

Serinin diğer bölümleri için tıkla!

28 Ocak 2011 Cuma

KİMSE (Bölüm 3)

Sığırcıklar…

Eksiksiz bir sürü psikolojisiyle gökyüzündeki siyah karaltının mutlu kanat çırpışları.

Onların hemen üzerinde papatya renkli bulutlar, Tanrı bugün bir ressam olma hevesiyle doğayı tual etmiş kendisine, paletinde kıvranan canların rengi dizili yanyana.

Bir köprü ile büyük su birikintisini aşarak at kafası şeklindeki bir kara parçasına geçtik bulunduğumuz bölgeden.. Orada mı cevaplar yoksa uzağa mı kaçıyoruz aradıklarımızdan? Yol boyunca ara ara bana baktın, baktığın yerde ama seninle değildim. Düşsel ihanet önemli midir senin için, buna öfkelenir misin? Seni, senden başka bir yerde olmanın hayaliyle aldatırsam avazın çıktığı kadar bağırır saçlarını dikerek bakar mısın bana? En kötü ihtimal tepkisiz kalman, bu felakettir, susan insanların bir sonraki adımı kestirilemez. Fırtınana hazırlıksız yakalanmaktan korkarım, bana bir ipucu ver öfkene şemsiye olabilecek. Kusuruma bakma, aklım karışık olmasaydı daha düz olurdu çizgim, elimden ancak bu kadarı geliyor.

Ceketimin yakalarını kaldırdım, arabanın benim oturduğum tarafındaki camı açık unutmuştum, halledersin artık. Tişörtüme dökülmüş kurabiye kırıntılarını silkeledim, iç cebimde deminden beri batıp duran bu şey de ne? Bir güneş gözlüğü, siyah, kemik, camları beyaz olsa dedemin okuma gözlüğü gibi derdim ama.. Dedem? Onu da anımsamıyorum, yine de bir dedem vardı, olmalıydı, evet, tabii..

Köşede postane vardı, bir ara sokağın ortasında bıraktın beni.. Sağda cafe ve barlar, meyhane demek daha doğru olur. Soğuk bir bira yanında sıcacık patates kızartması istedi canım, kurabiyeler kesmedi, ne açmışım. Gözlüğümü taktım, elimi saçlarıma götürmek istedim ki.. Saçım yok, benim saçım yok, var da.. Yani..

Dazlağım ben, diken gibi uçlar geldi elime, yüzüme indi parmaklarım, sakalım uzamış biraz. Neden arabada dikiz aynasında bakmadım ki kendime, neye benziyorum.

Söyle, ben nasıl biriyim?

- Park edip geleceğim, iki dakika sürmez. Şurada bekle beni..

Dedin ve gülerek gaza yüklendin. Gittiğinde ardından bakıyordum ki dar sokakta ilerleyen bir diğer arabanın kornasıyla kendime geldim, gözlüğümü takıp kaldırıma yürüdüm. Büfedeki standa dizili rengarenk paketler.

- Bir sigara verir misin?
- Tabii, hangisi olsun.
- E, şey.. Şu.. Yani bilmiyorum.. Hangisi güzel??
- Bunu deneyin.


Çok mu abes bir şey söyledim, garipsenecek bir istek miydi, amma tuhaf baktı satıcı adam bana. Kırmızı beyaz bir paket, yanında bir kutu da kibrit aldım. Adam hala garip garip bakıyordu bana.

- Aaaah, işte burda..

Uzattığım paraya bakıp, üzerine iade etti. Paketi açıp içinden bir sigara çektim, çaaat etti kibritin yanan kısmı, parlak bir alev ve içe çekilen nefes. Duman süratle hücum etti ciğerlerime doğru, öksürmedim, demek ki alışığım sigara içmeye.

- Heyecanlısın galiba?

Dönüp baktım. Sendin. Muzip bir gülüşün var. Sahi adın ne senin, ben kendiminkini cidden bilmiyorum da.. Yoksa sen de bana misilleme yapmak için mi söylemiyorsun adını? Alındım şimdi.

- Melis ben!

O an seni öpmek istedim. Dahası sen bir kadının karşısındaki erkeğin kendisini öpmek istemesine neden olacak mesafede –hanice bir karış diyelim- gelip durdun, ayak uçlarında hafifçe yükselmiş kadına cinsel obje gözüyle bakmak çok mu aşağılık bir durum. Yoo, utanmıyorum!

Durdum yerimde öylece. Sen de geri çekildin simana binen bir ciddiyetle beraber.

- Bakalım, seninki yerinde mi?
- Benimki?

Elimi cebime atıp kartı çıkardım.

Niyazi Bey
Sahaf

Bana ne verecekti ki bir sahaf. Kimliğimi sarı kitap sayfalarına gömdüğümü hatırlamıyorum.

Aslında hiçbirşey hatırlamıyorum!

NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

27 Ocak 2011 Perşembe

KİMSE (Bölüm 2)

Eski bir tarih parçası bugün, öyle yaftalayıp geçme, gerçekten eski..

Kendi realitemin tarihini bilmiyorum ama gözümü açtığım şu odanın içinde bulunduğu takvim yaprağı, senden de geride benden de.

Sarı, yıpranmış duvar boyası; üzerinde yattığım mavi çizgili beyaz çarşaf ki rengi solmuş, sanırım çamaşır suyuna fazla batırmışlar; pembenin düşmüş bir tonundaki yastık kılıfı ve tam ortasında ağırladığı yolcuların yağlı saçlarından kalma bir karaltı; mavi bir pike, üşümemi sağladı kendisi inceliğiyle. Tepede çiçeğin taç yaprakları şeklinde bir avize, üzerinde dört ampul var fakat yalnızca birinin yandığını düşünüyorum, bu odada tam randımanlı görünen tek şey bezginlik.

Yerler taş, alacalı bulacalı. Kir beyazı perdeler ve üzerinde sigara sönüğü olan tüller, yarı açık camdan esen tatlı rüzgârda havalanıp duruyor. Bir iki kuş öttü dışarıda, demek ki hayat var!

Kalktım. İnce bacaklarım ve uzun ayaklarım var. Tırnaklarımı uzun süredir kesmemişim, içinde çorabın pamukçukları birikmiş. Beyaz don ve gri bir atlet üzerimdeki. Tam karşımda duran –koltukmuş o- möbleye özenle serilmiş bir tişört, dizleri yıpranmış bir kot pantolon, gösterişsiz ama sağlam duran pabuçlar da hemen önünde..

Uyandığım andan beri ne içimde bir ezilme, ne bozuk bir ağız tadı yahut kokusu, gözlerim de kamaşmadı. Sanki biri/bir şey uyanma şalterimi kaldırdı ve o ivmeyle hareket etmeye başladım. Giyindim. Duvara sıkıca çakılmış ahşap askılıkta siyah kadife bir ceket var. Giydim. Ceplerini yokladım. 10, 10 daha, 20, birkaç 20 birden, iki 50’lik, oho yeterince param varmış, bir 100’lük nakit para, bir de kredi kartı.

Hayal kırıklığı, bankanın adı yazılı üzerinde ama kullanıcı ismi yok. İşte hesap numarası, ardı sıra dizili bir sürü sayı. Dilerim bu kart, kim olduğumu söyleyebilir bana? Arkasında müşteri hizmetleri numarası. 444 0…
Odadan çıktım. Kapıyı kaparken dikkatimi çekti, üzerinde anahtar yoktu. Çektim ve çıktım. Koridorda yerler ahşap. Ucuz ve kötü bir oda spreyi sıkılmış, bu yüzden koku tahammül edilir gibi değil. Hızlı adımlarla merdivenden aşağı indim. Merdivenler de ahşap, cilası atalı çok zaman olmuş, bastıkça gıcırdıyor. Bir sahanlığa açılıyor merdivenler, şurada camekânlı bir bölme var. İçindeki gödeş oğlan, embesil ifadesiyle gülüyor, hay aksilik ya, velet cidden… Neyse…


- Telefon etmem gerek. Beni anlıyor musun? TE LE FOOON…

Kızdı sesimi yükseltmeme, o da öyle anlamaz bakmasaydı bana. Arkamda bir ankesörlü telefon varmış, bakar körüm resmen.

- Eee, kartım yok ki?

- İLK… BİİİR.. DAKİKASIII.. BEDAVAAAA.. POMOŞYON…

Tüketilmek yerine biriktirilen tek promosyon sevap ve günah kavramı sanırım. Ahizeyi alıp, kredi kartındaki numarayı tuşladım. Yönlendirmeyi takip edince karşıma bir kadın sesi çıktı, ismini çözemedim ama davetkar bir tonu vardı.

- Nasıl yardımcı olabilirim?

- Ben kimim?

- Hemen girmiş olduğunuz kart numaranızdan kimliğinizi kontrol ediyorum.

- Teşekkür ederim.

- …Beyefendi, sanırım sistemimizde bir arıza var. Hesabınızın kimlik bilgileri eksik, rica etsem isminizi söyler misiniz? Sizi en yakın şubemize yönlendirerek...

- Bir isim yazmıyor mu yani?

- Lütfen ayrılmayın, hemen yetkili servise durumunuzla ilgili bir talepte bulunacağım.

- Ama bu çok saçma..

- Beyefendi hatta kalın, yalnızca bir dakika sürer.

Kulağımda bir zil öttü, bir dakikalık promosyon görüşme sona eriyordu. Vestiyer/resepsiyonist/ebleh oğlana döndüm.

- Kart?

- HA?

- Kart lazım kart.. Dakika bitiyor, telefon kapanacak.

- GÖÖTTÜNE GİRRRRSİN!

Telefon kapanırken apışıp kalmış suratımdaki ifade oğlanı pek bir eğlendirdi. Dışarı çıktım ama gülüşünü hala duyabiliyordum. Acıktığımı fark ettim, tepede kuşlar hala ötüyordu, bu demektir ki ben de hayattayım. Gerçekliği pas geçen bir illüzyon falan değilim, iyi de kimim, bırak adım sanım tanımlanabilir bir kimliğim bile yok.

Paraların yanında bir kartvizit vardı, o bana yol gösterebilir mi?

- Yolun uzun değil ama kısa da sayılmaz, atla hadi.

Önümde duran kırmızı yuvarlak hatlı bir araba.. Sen? Sen kullanıyordun. Gittiğini sanmıştım ama buradasın. Beni almaya mı geldin. Eğer biliyorsan söyleyebilir misin?

Hayır, bir kadın hep karşısındaki erkekten yardım ister ama kendisine muhtaç bir erkeğin düşüncesi bile onu tiksindirir. Bu yüzden sus, söyleme, ben kim olduğumu bulurum.

Arabaya bindim, bana bir poşet uzattın, içinde tatlı kurabiyeler vardı. Taptaze. Büyük incelik.

- Kart yanında değil mi, adres ezberim hiç yoktur.

Ağzımdaki hindistancevizli kurabiyenin lezzetinden yanıt veremedim, sabah ziyafetimi bölecek halim yoktu. Cebimden kartı çıkarıp sana uzattım. Baktın, okurken dudaklarını oynatıyorsun. Komik, bunu yapanlara hep gülmüşümdür. Kartı bana geri verdin.
Niyazi Bey
Sahaf
- Burada ne bulabiliriz?

Güldün, alaycı bir sesle hem de, tıpkı resepsiyondaki ebleh gibi güldün. Aynı sabah içinde kimbilir kaçıncı budala durumuna düşüşüm bu?

- Seni... Belki sana dair herhangibir şeyi.. Bilmiyorum. Oraya gittiğimizde göreceğiz.

Anlamamış baktım çünkü anlamadım. Anlamadığımı anlayıp açıklama getirdin sözlerine, gülüşünü ise askıya aldın.

- Merak etme, iyi olmasını ümit ediyorum. Yani umarım. Devam et sen yemene. Acıkmışsındır.


NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!


26 Ocak 2011 Çarşamba

KİMSE (Bölüm 1)

Bana kim olduğumu sordun, sana yanıt veremedim.

Bilsem söylerdim, sorma amacına göre yalnızca ismimi mi öğrenmekti derdin  yoksa gerçekten kim olduğum muydu merakını kaynatan? Her iki durumda da cevapsızdım. Kendini ifade edememek nedir bilir misin, hayır! Asla bu durumda olmadın ve olmayacaksın da. Geçici bir hafıza kaybı değil bu; serseri bir şuursuzluk, refleksif bir karşı koyma, şımarık bir yok sayma falan da değil.

Bilmiyorum, cidden, gerçekten ve inanacak herhangi bir şeyim olsaydı üzerine yemin ederek bilmiyorum! Bu beni ne endişelendiriyor ne de korkutuyor, yalnızca üzülüyorum. O da kendi adıma değil, senin için. Benden yanıt bekliyorsun, elbette, benden seni tatmin edecek ve merakını doyuracak adamakıllı bir şeyler bekliyorsun.
Susmam, başarısızlığım mı gözünde? Öyle bakıyorsun ki bana her an her şeyi söyleyebilecekmiş gibi bir hal var üzerinde. Ne tuhaf, sen benden daha tehditkârsın şu anda. Kimliksiz ve bilinçsiz olmanın da bir lüksü var. Şurada öldürsem birini nasıl suçlayacaklar beni? Kimi suçlayacaklar ki öncelikle? Peki, nasıl bulacaklar, kimi takip ettiğini bilmezsen neyin peşinden gidersin?

Tabii ya ben bir tehlikeyim, potansiyelimde korkutuculuk var. Hâlbuki sen korkmuyorsun benden, korktuğunu korkunu bastırarak yenmek ve üste çıkmak nasıl büyük bir benlik gerektirir. Ben kendi kimlik gölümde mutlu bir balıkken, sen kendi adını okyanusuna fatih diye atıyorsun.
Sana zarar vermek mi? Yapamayacağımın da farkındasın. Beni avucunun içine almanda son halka kim olduğumu çözmek, kadınsı merakın kemiriyor sakin duruşunun sütunlarını; vakurluk tapınağın yıkılacak eğer sırrıma galip gelemezsen.

Nasılsa sustun ve benden cevap beklemeye koyuldun. Soru belli dolayısıyla istenen yanıt da bir hadi bilemedin iki tane olur. Tek doğruya spekülatif yanıtlar vermek oyalamak yada gevelemektir. İkisini de yapamayacak derecede saygım mı var sana? Zaaf? Seviyor muyum seni?

Bunu da bilmiyorum!

Ama senden daha adil olduğum kesin. Sen beni didiklerken, ben seni varlığının oluş anında kabulleniyorum. Durduğun yer önemli benim için, hemen bir diz yanım, bu güzel. Ara ara birbirimize bakıyoruz. Beyaz tenine dökülen sarı zülüflerinin arasından renkli gözlerindeki acıyı görüyorum. Sana değil bana dair bir acı bu.
Durumum seni üzüyor, ne var ki bana bütünüyle galip gelme isteğinden seni alıkoyan bir engel değil bu. Beni yüzde yüz çözemezsin, ben bile kendime bu oranda hakim değilim ama senden kaçamayacağım kadar paydama sahip olursan; işte o an avcımsın demektir.

Av ile avcı arasında sevgi değil, tutku vardır. Beni avlamak seni cezbediyor, bense sana av olmak için can atıyorum. Amazon ruhun tırnaklarına kırmızı ojelerle işlenmiş, bilemek için geceyi bekliyorsun. Bense bir an önce dışarı çıkıp bir şeyler yemek istiyorum.

Yeni uyandık ve güne ait çok saat var önümüzde.. Benimle kalacaksın değil mi?

Yazının yer aldığı siteye gitmek için tıklayınız!

NOT : Serinin geri kalan bölümleri için tıkla!

25.01.2011

22 Ocak 2011 Cumartesi

Ya Biri Kalkıp Öcalan Dövmesi Yaptırmak İsterse?

Senaryo şu : 18-19 yaşlarının uçarılığı ve birazda dünyaya tepeden bakan agresif ‘delikanlılığı’ ile Kürt genci Heval, bir dövmeciye gider ve kendisine yıllarca ‘Önder’ olarak lanse edilen Abdullah Öcalan’ın portresini dövme olarak yaptırır.

2 yıl sonra Heval’in zorunlu askerlik hizmeti için Şube’ye muayeneye gittiğini düşünün!

‘Canım, gençlik hevesi’ falan demek yok, senaryo bu, değilmi ki her film/roman/şarkı aslında hayatı anlatır.. Bu da hayatın içinden yaşanması muhtemel bir kare.

Madem öyle.. Size bir başka soru..

İşyerinizde toplantıdasınız, diyelim ki bankacısınız, uzadıkça uzayan konuşmaların orta yerinde hemen yanınızdaki arkadaşınız gömleğinin kolunu sıyırıverdi ve hooop al sana bu sefer de bir Said-i Nursi portresi …

Seyid Rıza da olabilir bakın!

Örneklerle oyalanmayı bırakıp asıl konuya girelim. Şovenizm çeşitli hallerle zuhur eder ve simgelerle kendisini ifade etmeye çalışmak da insan kimliğinin derinliklerine kadar işlemiştir. Dileyen Afrika kabilelerindeki gibi burnuna halka takar, saçını rasta yapar, derisini savaş boyalarıyla kaplar hatta modern yaşam insanına ilkel gelebilecek şekillerde etnisitesini/dünya görüşünü/politik duruşunu/cinsel kimliğini vs ifade eder.

İki yıl kadar önce İzmir’de başlayan ve laiklerin pek sevdiği bir eylem haline gelen K. Atatürk dövmesini bedenine kazıtmak, sempati ile bakılacak bir yönelim midir yoksa milliyetçi şovenizmin bireyin vücuduna işlenmiş hali mi?

İslamcılar’ın bu yönde fazla şansı yok. Kur’an veya Kabe veyahut Hz. Muhammed’e dair hiçbir illüstrasyonu ‘dövmeleyemeyecekleri’ gibi ancak Mevlana silüetini seçebilir, ne bileyim Hilal yaptırabilir. E, bu da ana amaca tam manasıyla hizmet etmeyeceğinden üstüne üstük dinselliğin ataerkil eğiliminde dövme yaptırmak en baştan ‘günah’ sayılacağından… Mütedeyyinleri bu tartışmaya pek dahil edemeyiz.

Zaten nerede bir hırtlık çıkarsa milliyetçi itiş kakıştan kaynaklandığından –Osmanlı’nın ümmi toplum zihniyetine halel getirenleri tebessümle anıyor ve vicdanlarına terk ediyoruz burada- ırkçılığa angaje olmuş kimliklerin travmatik sapmalara kaymalarını da olağan karşılayabiliriz.

İlla kendisine bir ‘Önder’ tayini isteyen kişi, birey olmaktan ürküp sürü toplumundaki vatandaş sayılmayı daha güven verici bulur ve bunu kutsar. Kutsallık bu noktada asla din olgusu –Musevilik, Hıristiyanlık, İslamiyet fark etmez, evrensel düşünelim!- değil resmi ideolojinin kalıpsallaşmış baskısıdır yalnızca.

Eğer Che yaşasaydı, tişörtlere-donlara-kahve kupalarına resmini bastırmaz, koluna-kıçına –başına dövmesini yaptıran Kübalı’yı da ‘yoldaşlıktan’ reddederdi.

Anti-emperyalist devrim yaptığını iddia edenler -yine evrensel düşünüyoruz-, gidip de tüketim toplumuna dair emareler sergilediğinde ise ciddiyeti ve samimiyeti hakkında soru işaretleri oluşturuyor.

Bu yüzden resminin yapılmasına müsaade etmeyen Hz. Muhammed bir önderdir, cıvıklığa müsaade etmeyen Che bir önderdir, sevin sevmeyin ama ülkelerinin dümenini bambaşka rotalara çevirebilmiş Hitler, Stalin, Humeyni, Abraham Lincoln birer önderdir.

Bugünün modern dünyasının Hz. Muhammed karikatürü çizmesi, Che baskılı kupada kahve içerken, Stalin kızılı hırkasına sarılıp, Lincoln’ün resmedildiği dolarla alışveriş yapması kendi yanılgısıdır.

Bu noktada başa dönelim; koluna K. Atatürk dövmesi yaptırmış İzmirli Berk ile omzuna Öcalan’ı resmetmiş Diyarbakırlı Baran’ın asıl vermek istediği mesaj bir referans noktasına muhtaç olmalarıdır. Sistemin çatık kaşları yüzünden ifade özgürlüğüne sınır konulan bu çocuklar hep birilerini mihenk taşı sayarak çıktı hayat yürüyüşüne!

Bugün siyasetin her düzleminde yeni uyanışların görüldüğü Türkiye, laiklerin ‘Çağdaşlaşma’ paradigmasının iflasını da kriter alarak bilmediği bir mecraya adım atıyor. İleri demokrasi denen bu daha parlak arenada yürürken tökezleyebiliriz bu doğal. Çünkü Osmanlı’nın sistemi bambaşkaydı, Kemalist rejimin direttikleri bambaşka ve şu an varılmak istenen nokta ise Türk insanının suyunu hiç içmediği ve havasını hiç solumadığı bir diyarın ilk kilometreleri.

Bu yüzden diyebiliriz ki medeniyet asla bir son noktaya gelmeyecek yani doyum noktasına ulaşmayacak ve hergün kendisini yenileyerek ivmelenecektir.

Neo Osmanlı da olmayacaktır Türkiye’nin yarını, 1923’ün gölgesi de düşmeyecektir yarının üzerine.

Rus şair Mayakovski’nin lirizmindeki alaycılık ve gözüpek atılganlığı gibi Neo Türkiye evlatlarının yan yana resimler yaptığı bir ülke olmalıdır.

Eğer kötürümcül aksaklıklarımız yine ayaklarımıza pranga diye dolanıp bizleri yolumuzdan alıkoymaya çalışmazsa.

Çünkü Türkiye ne zaman ileri atılmak istese, süratten haz etmeyenler durumdan vazife çıkarıp frene bastı bu ülkede!

Netekim haksız mıyım kıymetli hemşehrilerim?

07.01.2011

Yazının yayınlandığı websiteye gitmek için tıkla!

Şükrü Saraçoğlu Bir Faşistti

Galatasaray’lıyım!

Fenerbahçe ile ne bir yakınlığım var.. Ne de ellerinde borazanlar, boyun damarlarını patlatırcasına galiz küfürler bağıran holiganlar gibi bir alıp veremediğim..

Olanı olduğu gibi kabullenmeyi de bilirim. Bunu söylemekteki maksadım; Fenerbahçe gibi yabancıların ‘Block buster – Gişe yıkan’ dedikleri hem spor hem de ticari bir devin karşısına geçip gülünç şovalyelik yapma derdinde olmadığımı da belgelemek!

Yani bu yazı aslında Fenerbahçe Spor Kulübü’ne kara çalmak için yazılmamıştır, hele ki taraftarı hatta üyesi onca arkadaşım olduğu halde…

Galatasaray sağlığında rahmetli Metin Oktay’a gerektiği saygı-değer-özen artık adına her ne derseniz gösterememişken, Sarı Lacivertliler efsane ismi Lefter Küçükandonyadis için bütün olanaklarını seferber etti.

Bravo! Cidden. Bunu her kim yaptıysa, kimin fikir veyahut organizasyonu ise herşeyden önce bir futbolsever olarak kutluyorum!

Tedavi gördüğü hastanede 86. Doğumgününü kutlamış, durumu iyiymiş. Ajansa düşen fotoğraflarına bakıyorum, mutlu-hınzır-tonton bir ihtiyarın tebessümünü görüyorum.

İsa seni korusun Lefter Küçükandonyadis, haftabaşında taburcu oluyorsun. Bu kısıtlı köşeye hayatını sığdırmaya çalışmayacağım elbette. Sen biliyorsun, Türkiye’nin en travmatik dönemlerinde bir gayrimüslim olarak çektiklerini. Ama bunu ötesinde bildiklerin de var elbet, o dönem hep azınlıklar için talihsizliklerle dolu gibi betimlense de aslında Müslüman veya gayri Müslim ayrımı yapılmamıştı. İslami görüşlere sahip olanlar da ezilmiş, namaz kılanlar fişlenmeye başlanmış, hatta Varlık Vergisi denen müsibet Müslümanlar’ı da kapsamıştı.

Rıdvan Akar’ın Aşkale Yolcuları kitabını bulun, alın, okuyun. Tarihin o döneminin portresini geniş bir perspektifte göreceksiniz.

Ama biz konuyu dağıtmayalım. Fenerbahçe’nin neredeyse futbol mabedi sayılan stadına ismini veren Şükrü Saraçoğlu’nun kim olduğunu hiç merak ettiniz mi?

Eski başbakanlardan biri! Kulübün eski başkanlarından biri! Tüm bilinenler bu halkın gözünde.

Ne var ki unutturulmak istenen anılarda Şükrü Saraçoğlu ‘Biz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız’ diyecek kadar katıksız bir ırkçı…

Yüzlerce Turancı’yı canlı canlı tabutlara sokan işkenceci bir Misak-ı Milli diktatörü…

Varlık Vergisi’nin getirerek Müslümanlar, sonradan Müslüman olanlar ve özellikle de azınlıkların mallarına göz diken bir siyasi oportünist…

Ve vatan haini! çok iyi bir Almansever olan Şükrü Saraçoğlu (Bkz. Korkut Boratav, 100 Soruda Türkiye’de Devlet’çilik,Gerçek Yayınevi, İstanbul 1974), Kafkasya’daki Türki topraklarda tatbikat yapan Nazi Orduları’na yardımcı olması için Türk subaylarını göndermişti…

Ve son olarak da çalışma zorunluluğu yalnızca gayrimüslimlere uygulayan şoven milliyetçi bir sadist… (Boratav, sayfa:348 ve İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul 1994, Cilt 7, sayfa: 369)

İmralı Cezaevi’ni de kurmuştur kendisi, belki bunun için teşekkür edersiniz anısına!?

Bizde siyasi büyüklerin (!) isimlerini bulvar, cadde, sokak (isterse çıkmaz olsun) hatta neredeyse köşebaşlarına verme alışkanlığı, yalakalığı (!) var, bu huyumuzdan kurtulamıyoruz.

Gönül ister ki Fenerbahçe Stadı olsun o mabedin adı veya Lefter Küçükandonyadis Stadı veya Özgürlük veyahut Kardeşlik vs vs…

Ama lütfen bir zalimin adı değil.

Fenerbahçe, Dünya Şampiyonluğu ünvanını voleybolda da olsa cebine koymuş…

Allah’ın Brezilyalı’sına ‘Fenneybeçce’ dedirtecek kadar ismini geniş satıhlara yaymış…

Saysak saydığımızla yetinemeyeceğimiz bir kulüp.

Ben bunu bir Galatasaraylı olarak itiraf ediyorum.

O stadın ismi üzerindeki kan damlalarını görenler bilenler de benim kadar cesur olabilecek mi?

Not : Dereağzı Tesisleri’nin adı Lefter Küçükandonyadis Tesisleri’dir. Bir kez daha tebrikler Fenerbahçe!

24.12.2010

Yazının yayınlandığı websiteye gitmek için tıkla!